“COHA”

2006 sonlarıydı. Kalp krizi, kalbimin durması, acil ameliyat falan derken ölümden hayata geri gelmemden sonrası. O sıralar “fikritakip” isimli analiz-düşünce yazıları yayınlayan bir sitemiz vardı. İslamcılığın en kıdemlilerinden ünlü bir yazar bir gün dedi ki: “Geçen Ahmet’le (Davutoğlu) birlikteydik. Sana kızgın. Fotoğrafını sitede İsrail bayrağı içine koymuşsun. Kabe’de sana beddua etmiş. Ama kalp krizi geçirdiğini duyunca üzülmüş, pişman olmuş.” Muhteremin, bedduasının anında tesir gösterdiğine kesin olarak inandığını düşünmekte mahzur yok. Türkiye’yi soktuğu maceralardaki ağır ve vahim sektelere rağmen kesin inançlılığından zerre kaybetmediğine bakınca.

“İyi de” dedim, “Fotoğrafını İsrail bayrağı içine falan koymadım ki. Ayrıca fikritakip ‘high profile’ entelektüel seviyede düşünce ve analiz makaleleri yayınlıyor, öyle abur cubur işler yapmıyoruz. İsrail bayrağı içine fotoğraf türü işler zaten benim tarzım değil. Onu, kendi medyalarındaki sansasyoncu koflar yapıyor.”

Ahmet Davutoğlu’na yönelik tenkitlerim tamamen görüşleri ve politikalarıyla ilgiliydi. Hâlâ da öyle. Kişiliğine yönelik incitici hiçbir söz söylemem. Hem hanımdan tenbihliyim. Öğrencilik yıllarında onun kızkardeşiyle birlikte yurtta kalırken müşfik annesinin, ona öz kızı gibi muamele ettiğini minnetle yadeder. O hatırı gözetme ihtarı, Davutoğlu tenkidi yazarken tepemde dikilen zabit. Gerçi kimseye ölçüsüz, edebe mugayir ve günah olacak tenkitte bulunmam. Ölçüyü kaçıran tenkit yaptıysam, uyarıldığımda Allah’tan af, hak sahibinden helallik isterim. Ama bazı özel hukuklu durumlarda daha hassas davrandığımız oluyor.

AK Partililerin “hoca” nitelemesiyle baştacı ettikleri Davutoğlu’nun, “hâce”nin avamileşmiş hali “hoca” bile olmak bir yana, olsa olsa Arapçalaşmış biçimiyle “coha” olabileceğini ve Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu kişi sayılamayacağını düşünüyorum. Çünkü Gül ve Erdoğan’a danışmanlıkla başlayıp dışişleri bakanlığıyla devam eden ve nihayet başbakanlıkla noktalanan siyasi serüveni başarısızlık ansiklopedisi. Başarısızlıkla kalsa iyi. Hiç değilse kişisel kariyerinde olumsuz not olurdu. Türkiye’ye büyük zarar vermiş ve Türkiye’nin gücünü kullanarak bölgede ağır hasara yolaçmış maceracı ve kontrolsüz paradigması hepimize tarifsiz acılar yaşattı, yaşatıyor.

Recep Tayyip Erdoğan, Ağustos 2014’te cumhurbaşkanı seçilince yerine AK Parti’nin başına, dolayısıyla da başbakanlığa Ahmet Davutoğlu’nu atadı. 2005’ten bu yana onun fikriyatına eleştiriler yönelten biri olarak o vakit Erdoğan’ın ne vahim bir yanlış yaptığına ilişkin analizlerimi anlattım, yazdım, aktardım. Fakat belki de sandığımızın aksine, Erdoğan, “coha”yı başbakanlığa mahkum etmiştir. Yani yolaçılan bölgesel yıkımın fikir babası olarak bu durumu düzeltmeye, yahut en azından işin içinden sıyrılmaya hükümlüydü belki de. Bilmiyoruz. Ama şurası kesin ki, başbakanlığa atanan Davutoğlu, hem parti içinde, hem de seçmeni nezdinde bütün kredisini birbuçuk yılda tüketti. İzzetü ikbal ile ayrılmayı umduğu sahneden yaka paça indiriliyor.

Davutoğlu’nun AK Parti’nin içine soktuğu sekter komitacı üslubun başa büyük dertler açacağını 2005’ten bu yana çok yazdım. Aklı eren herkes uyarılarını yaptı. Medyada sıkıyönetim ilan edilene dek bunlar yazılıp söylenebiliyordu. Ben ta 2012 ortalarına kadar iktidara yakın medyada dahi mesela Suriye meselesi üzerinden bu politikayı eleştirebildim.

Yine “stratejik derinlik” doktrininin maliyet hesabını da erken vakitte çıkaranlardanım. Bilançonun Suriye, Filistin, Lübnan, İran ve Irak kalemlerine ilişkin analizlerim “AK Parti’nin Stra-Trajik Meseleleri” kitabıma da girdi.

Davutoğlu, kendine has yeni-Osmanlıcılığıyla, Erdoğan’ın taktik Anglo-Saksonizm ve Europizmini ideolojileştirdi. Ortadoğu’nun alt sistemi üzerinde hegemoni kurma planına buradan şemsiye umdu. Ama işte kusursuz plan olamıyor. Hiçbir şey istediği gibi yürümedi, yolunda gitmedi, planladığı hiçbir hedefe ulaşamadı. İşler sarpasardıkça, durumu kurtarmak için telaşla üretilmiş yanlış seçeneklerle başka hatalar yaptı. Tam bir zincirleme reaksiyon. Füzyon. Neticede gelinen nokta Suriye’den Rusya’ya, Irak’tan İran’a, Lübnan’a, Libya, Mısır, hatta Yunanistan, Bulgaristan’a kadar, kriz yaşanmayan bir tek komşu ve bölge ülkesi kalmadı. Hepsiyle ara bozuk. Anadolu, Osmanlının yıkılışından bu yana böyle bir yalnızlaşma yaşamadı. Issızlığın orta yerindeyiz.

2011’de Suriye’de cephe açma manasına gelecek müdahil pozisyon ortaya çıkmadan önce kuşkulu ve şaibeli işlerin çevrildiği yer Lübnan’dı. Suudiler İsrail’le birlikte bölge ülkelerine tazyik yapıp teşvik yağdırarak Lübnan Hizbullahını etkisizleştirme planını uygulamaya koymuştu. Bush hükümetinin odaklandığı bir meseleydi bu ve Ankara’nın planda aktif rol alma hevesi bariz görünüyordu. Hesap kitap tutmayınca İsrail’in Lübnan’a saldırıp Hizbullah’ı tasfiye etmesi kararlaştırıldı. Sonuç, 33 günlük Temmuz savaşı. Hizbullah, Araplara berbat hissettiren Arap-İsrail savaşlarının rövanşını efsanevi İsrail ordusundan öyle bir aldı ki, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rice, “BOP zaten kötü bir fikirdi” diyecek hale geldi.

Hizbullah 2006 Temmuz savaşından muzaffer ayrılıp Lübnan’daki konumunu sabitleyince Suud-İsrail ekseninde Hizbullah’a karşı Saad Hariri’yi desteklemiş Ankara cascavlak ortada kalıverdi. Bununla kalınsa iyi, krizin kara kaplı defterleri açılmaya başladı. Mesela vukuatlardan biri şuydu: İsrail Lübnan’a hava saldırıları düzenlediği sırada bombalayarak öldürmek için casuslarıyla cirit atıp Lübnan’da Nasrallah’ı ararken, Gül’ün danışmanı Davutoğlu’nun, Araplarla bir sohbet sırasında Nasrallah’ın İran’ın Beyrut sefaretinde olduğunu söylediği, bu istihbaratın da anında İsrail’e iletildiği rivayet edildi. Türkiye’de devletin muhtelif kademelerinde dolaştığından bahsedilen bu rivayeti bana aktaran isim, eski içişleri bakanı Meral Akşener. O zamanlar kendisinin izniyle bunu yazmıştım. Nitekim dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, sosyal medyada bu fakirin gündeme getirmesi ve muhalif medyada mevzudan bahsedilmesiyle olsa gerek, gazeteciler sormamasına rağmen bu konuya girmiş ve “Siz sormadınız ama cevaplayayım, böyle bir bilgiyi ben vermedim” demişti.

Bu olaydan sonra bölge kaynaklarından yaptığım okumalar sırasında bir kulis bilgiye rastladım. Davutoğlu, önceden haber vermeksizin, Katarlıların heyetine karışıp Hizbullah’la görüşmeye korsan girmeye çalışmış. Hizbullah yöneticileri onu farkedince kapıda bekletip içeri almamışlar. Türkiye’nin diplomasi tarihinde utanç sayfasıdır.

Davutoğlu’nun, hariciye kariyeri boyunca ve başbakanlığında yanından hiç ayırmadığı Feridun Sinirlioğlu’nun Amerikalılara “İran çok tehlikeli. Yalnızlaştırılması lazım.” dediğinin Wikileaks’ten sızdığı zamanlar yani. Sinirlioğlu, Mavi Marmara vakasını çöpe atarak İsrail’le yeniden üst seviyede ilişki için gizli görüşmeler yapıyorken onu yanında tutan yine Davutoğlu’ydu. Mavi Marmara rantiyesi, bu durumdan hiç rahatsız olmadı. Sitem bile etmediler.

Hatırlayalım, Mavi Marmara’da katliam yaşanınca Davutoğlu “Yola çıkmayın uyarısında bulunmuştuk” deyiverdi. Devletin eline bakan sivil toplumcularsa dillerini yutup oturdular aşağıya. Oysa IHH başkanı iktidarla hiçbir temasları olmadığını söyler dururdu. Böylesine keskin yalanlanmaya itirazı olmadı. Davutoğlu’nun açıklamalarını gören İsrailliler “keşke Antalya’da alsaydık bunları” diye hayıflanmış bile olabilir.

Dışişleri Bakanıyken 2011’de NTV’ye verdiği röportajda “Lübnan’da somut olarak ne yapıyorsunuz?”sorusunu geçiştirip, Lübnan’da bir belediye başkanının “Yüz yıldır neredesiniz?” diyerek kendisini kucakladığını anlatmıştı Davutoğlu. İşi gücü menkıbe olan bir siyasetçiydi. Geride bıraktığı hatıra bundan ibaret olacak.

2011’de Suriye’de silahlı isyana destek olma kararıyla çıkış yapan felaket, Davutoğlu’nun “Amerikalılar Esad’ı bizsiz de devirecek, bari sonrası için oyun dışı kalmayalım” demesiyle başladı, buraya kadar geldi. IŞİD’i “öfkeli Sünniler” diye taltif eden Davutoğlu, buna mukabil “Şii mezhepçiliği şiddete yolaçıyor” bile diyebildi. Türkiye işte böyle böyle bölge haritasından dekupe oldu.

Sorun, Davutoğlu’nun çılgın fikirleri olmasında değil. İtidal çizgisinde kalması gereken devlet aygıtının gücüyle koskoca ülkeyi o çılgın fikirlerin peşine takmasında. Bunu ilk İttihatçılar yaptı ve devasa imparatorluğu çatır çatır çökerttiler. İkincisi, onların hayranı Davutoğlu oldu.

“Coha”nın döneminin sonuna geldik. Bu aynı zamanda, bir tür yeni İttihatçılık sayabileceğimiz sekter komitacılığın da sonu demek. Bunlardan yüz bulan radikal mezhepçilik de bundan böyle eskisi kadar cüretkar olamayacak. Gerçi Davutoğlu’nun hayal dünyası, geniş komplocu takdimle, sadece kendisiyle ilgili mevcut gelişmeyi AK Parti ve Türkiye’ye ameliyat gibi sunuyor ama nafile. Mesele yalnızca kendisiyle ilgili.

Şu sıralar öfkeli haykırışlar içinde Davutoğlu. Makamlara düşkün olmadığını söylerken bile kaşlar çatık, surat asık, bağırıp çağırıyor. Koltuk düşkünü olmayan birinin o koltuktan ayrılma ihtimaliyle bile gevşemesi, rahatlaması beklenir. Davutoğlu tam tersi davranıyor. Erdoğan’ın başkan olmak istediğini bildiğine göre, yerinde kalmaya böyle hırs yapması onu başkan yaptırmamayı kapsıyordu demek ki. Gül bile AK Parti’yi Erdoğan’ın elinden almaya yeltenmemişken Davutoğlu ve tilmizlerinin yürek yemişliği Suriye fiyaskosundan farksız.

Omuzlardaki kâtip melekleri şahit tutarak da kabarık sicilde eksiltme mümkün yol değil. Sormak lazım, 28 Şubat’a Milli Görüşçülerin canına okuyanların huzurunda coşkulu konferanslar verirken de iki omuzdaki katiple gurur duydu mu?

Erdoğan’ın atadığı Davutoğlu’nun o koltuktan kaldırılmasını AKP’nin iç krizi görmekle dışarıdan yorumlayanlar da aynı hatayı yapıyor. Bu konu AKP ile ilgili hiç değil oysa. AK Parti kurucularının dahi partide kalamadığı söylendiğinde AKP’nin her seçimde milletvekillerinin neredeyse %40’ını değiştiren bir parti olarak aslında başarısını itiraf etmiş oluyorlar.

AK Parti’nin Erdoğan demek olduğunu yoksayanlar biraz garip. Tam bir kendini kandırma vakası. Bu tuhaf bakışla Davutoğlu’nu hırpalamak da adil değil. Bulunduğu koltuğa onu AK Parti’nin sahibinin oturttuğu ve kendine ait bir dinamik olmadığı bilinmiyor mu?

Bir de Davutoğlu tilmizlerinin “fitne” diye ünlemesi, inlemesi var. Kendisi fitne olan figürlerin, “aramıza fitne sokmaya çalışıyorlar” diye haykırması galiba artık AKP’de iş görmeyen bir perdeleme yöntemi.

Suriye’nin eski Türkiye sefiri Nidal Kablan, batının Suriye krizini Erdoğan’ı tasfiye etmek için kullandığını söyledi. Çok anlattık: Erdoğan, Davutoğlu’nun etrafında kümeleşen mezhepçi radikallerin umurunda değil. Erdoğan’ı tasfiye etse de Suriye krizinin sürmesine abanıyor, İran ve Irak’la mümkünse savaşmayı arzu ediyorlar.

Mezhepçi radikaller bugüne kadar kendi karanlık ve kirli ajandaları için Erdoğan’ın güçlü iktidarını kullandı. Tabii ki Erdoğan’ın buna izin vermemesi gerektiği söylenebilir, o ayrı mevzu. Fakat kusurun kimde olduğunu tartışırken menfur emeli gözden kaçırmamak gerek. Nitekim belki bu yüzden, mesela Davutoğlu radikal ve marjinal grupları toplayıp Suriye aleyhinde sokağa dökme planı yaptığında Erdoğan hep AKP teşkilatlarını gösterilerden uzak tuttu.

Davutoğlu sonrasında AK Parti iktidarının başa sarıp sarmayacağını, Erdoğan’ın mevcut paradigmayı değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyoruz. Bu konuda abartılı temenni sahibi olmamız için umut ışığı yok. Fakat iç siyasetteki değişimleri emsal alıp Türkiye’yi mahveden dışpolitikada da değişim zamanı geldiğini söylemek mümkün olabilir.

Bakalım, izleyip göreceğiz.

(Bu yazı 5 Mayıs  2016’da yayınlandı)

OPUS DEİ VE CİZVİTLERLE MUKAYESEYE CESARET EDEMEYİNCE MÜSLÜMANI HEDEF ALIP ALAMUT’A KÜFRETMEK

Gülencilik örgütü Opus Dei ve Cizvitlerle mukayeseye tam oturduğu halde neden bunu tercih etmediler de, İsmaili Şiasına nefret saçan, oryantalistlerin “haşhaşi” iftirasını kullandılar?

Muhtemelen FETÖ’yü Vatikan’la ilişkilendirip batıyı kızdırmamak için Opus Dei denmemesi öğütlendi ve hep yapıldığı gibi kolay hedef Müslümanlığı gözden çıkarıp “haşhaşi” denerek Alamut kalesi karalandı. Ya da İsmaililik ve Alamut konusunda kapkaranlık bir cehalet var. Diğer bir çok konuda olduğu gibi. Dönem kaynağı olmayan, beşinci el bilgiler ve Avrupalı oryantalistlerin fantezi ve uydurmalarıyla Hasan Sabbah anlatan cahil kaynıyor Türkiye.

Batılı oryantalistin Osmanlı için “harem” fantezilerinin tıpkısı Alamut için “haşhaşi” fantezileri. Müslümanım diyen gafiller de o fantezileri tepe tepe kullanıyor. İsmaililik üzerine yayın fakiri ve uzmansız bir ülkede Alamut cemaati üzerine bu kadar çok konuşan çıkması cahil cesaretinin deneysel kanıtı.

Haber7.com’da Mehmet Ali Bulut isimli yazar şöyle yazmıştı: “Hasan Sabbah ile birlikte İran, yüreğinde sakladığı muhabbete düşmanlık anlayışını (yani Ehl-i Sünnet’e sürekli muhalefeti/düşmanlığı) meslek haline getirmiştir.” Hem koyu adavet, hem de kopkoyu cehalet. Oysa Sünniliğin ocağı ve merkezi İran, Hasan Sabbah döneminde Sünniydi. Hasan Sabbah’tan ikiyüz yıl sonra Şiileşti. Cahil yazar, Sünni İran’ın Sünniliğe düşmanlık ettiğini söyleyecek kadar mevzudan habersiz. Ama o cehalete rağmen itham edecek kadar da sorumsuz, insafsız, izansız, vicdansız.

Gülencilik örgütünün tıpatıp emsali Opus Dei. Onu bizim dünyamızdan isyankâr Alamut cemaatine benzeten Erdoğan’ın komplo kurbanı olduğunu söyleyebiliriz. Halbuki Erdoğan’ın etrafında davaya sâdık insan evladı bulunsaydı ona Alamut cemaatini karalayan benzetmenin gavurun işine yaradığını söyler, Avrupalı oryantalistlerin Alamut cemaatini karalamak için kullandığı “haşhaşi” nitelemesine itiraz ederdi. Belki de Atlantikçiler, tarihsel misyonla Alamut cemaatine “haşhaşçı” dedirtip Gülenciliğin kaynağı Opus Dei’yi kolladı, kolluyor.

Bir yoruma göre “Alamut” Farsça “ele (ceza)” ve “emut (eğitim)” kelimelerinden oluşuyor. Eskiden “Eleâmût” derlermiş. Bir yoruma göre de “Alamut”un manası “eğitim kartalı”. Meselesin hakikati ise şu: Ehl-i Beyt’in anlatılmasına kılıçla mani olan ve dâileri katleden câir/zorba sultanın karşısına Hasan Sabbah fedai savunmasıyla çıktı. Alamut kalesi ilim, irfan, maneviyat, felsefe, edebiyat, sanatın ocağıydı. Moğollar yakıp yıkana dek binlerce kitabı olan kütüphanesi vardı. Alamut cemaatinin kendini anlattığı eserlerin tamamı imha edildi. Hasan Sabbah hakkında kullanılan kaynakların tamamı karşı propaganda yazıları.

Emeviler, Abbasiler ve Selçuklu emirleri gönüllerince insan katledip ırza geçtikleri, şehir ve ev basıp malları yağmaladıkları halde bu başıbozukluğa direniş örgütleyen Alamut cemaatini lanetliyorlar. Vezir Nizamülmülk’ün farklı düşünce ve inançları imha kampanyasından ve Hasan Sabbah’ı bu yüzden öldürme çabasından hiç bahsetmeden ona suikastten sözedilebilir mi? Muktedire “gayri meşrusun” diyen Hasan Sabbah’a iftira atmaktan başka ellerinde hiçbir imkan yoktu. Karaladılar, kirli propaganda yaptılar. Hasan Sabbah, “en kurnaz olanın iktidarı ele geçirdiği” bir kültürde, İslam’ın entrika dini değil, ilke ve haram-helal dini olduğunu anlattı. Bu yüzden peşine düştüler. O da peşine düşenlerin peşine düştü. Mesele bundan ibaret.

“ESADSIZ SURİYE”, “ERDOĞANSIZ TÜRKİYE”NİN MÜTEMMİMİ

Irak’ta geçen hafta Saddam’ın Baas partisi lağvedildi. Iraklılar Baas’ın kapatılmasına “devrim” dedi. Bunca senedir Baas partisinin kapatılmasını ağır baskılarla engelleyen Amerika’ydı. Irak’ın dinî liderliği (merceiyyet) ve Şii siyasi grupların ısrarına rağmen hükümet bu kararı daha yeni alabildi. ABD, Saddam’ı devirip rejimi tasfiye edince Amerika yanlısı Sünni ve Şii siyasetçilerin boşluğu kısa sürede dolduracağını varsaymıştı. Hesap tutmadı. Allavi gibi Şiiler ve Nuceyfi gibi Sünniler bekleneni veremedi. Irak halkı, 15 Temmuz Türkiye’sindeki gibi duruma el koydu, Amerika yanlılarını tasfiye etti.

Amerikalılar Irak tecrübesinden çıkardıkları dersle Suriye’de “Esad gitsin, Baas kalsın” doktrinini geliştirdi.

2003’de ABD Dışişleri Bakanı Powell’ın Esad’ı devşirmeye dönük diplomatik girişimi sonuç vermeyince Esad’ın tasfiyesine karar verildi. Esad’ın amcası, 1982’de Hama’da katliamı bizzat yöneten Rıfat Esad’ın ABD, Avrupa ve Suud nezdinde öylesine itibar görmesinin sebebi buydu. Rıfat Esad’dan hesap sormak yerine onu Suriye’nin müstakbel lideri olarak bir köşede tuttular. Türkiye’de de ne hükümet, ne Suriye hassasiyeti malum sivil toplum Rıfat Esad’dan hesap sorulmasını istemedi mesela. Keza, “Hıristiyanlar Lübnan’a, Aleviler mezara” sloganı atan tekfirci terör örgütleri (IŞİD, Nusra, Ahrar, ÖSO vs.), Vahhabi Suud kralı ile Alevi Rıfat Esad’ın kucak kucağa fotoğraflarına tek kelime etmedi.

Dışişleri bakanlığı ve başbakanlık dönemlerinde Davutoğlu’nun ısrarlı/ısrarcı “Esad gitsin” politikası, Amerikalıların “Esad gitsin, Baas kalsın” politikasıydı. Öyleyse Amerika, Irak’ta hata gördüğü Baasçı rejimi tasfiyeyi Suriye’de tekrarlamamak için “Esad gitsin, Baas kalsın” diyorken Erdoğan niye “Esad gitsin” desin?

“Esadsız Suriye” politikası, “Erdoğansız Türkiye” projesinin mütemmimidir. Her iki ülkede de “lider gitsin, rejim kalsın” projesi yürütülüyor.

Türkiye’nin Suriye çözümü, Davutoğlu’dan kalma “Esad gitsin, Baas kalsın” fikri olamaz. Bu basbayağı kendi ayağına sıkmak çünkü. Suriye’de Erdoğan aleyhindeki kampanyanın kaynağı Esad değil, Baas. O kampanyayı dünyaya taşıyan da FETÖ. Esad giderse Erdoğan Suriye Baas’ıyla ve onunla iltisaklı FETÖ’yle ne yapacak?

FETÖ, KÜLTÜREL ÇARPIKLIĞIN BEDENLERİNDEN SADECE BİR TANESİ

Takvim gazetesinin twitter hesabında duyurulan videoda Fethullah Gülen [özetle] şöyle diyor: Efendimize sonsuz saygım var ama rüyada falan değil, bana bizzat kendisi gelse dese ki, “Fethullah bu iş tamam artık, arkadaşlarınla mağaralarda inziva yapın”, derim ki, “Ya Rasulallah, kusura bakma vefatından önce dediğin şeyleri, vefatından sonra dediğin şeylere tercih edeceğim.”

Takvim gazetesi bu videoyu şu başlıkla duyurmuş: “FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in skandal videosu: Resulullah bile gelse ben onu reddederim!”

Gazetenin, Gülen’in Allah Rasülü (s) karşısındaki tavrına “sapıklık” demesi doğru ve yerinde. Lakin bu tavır Gülen’e ve onun örgütü FETÖ’ye özgü değil. Türkiye’nin din kültüründe yerleşik ve yapısal bir çarpıklık. Hem reformist/fundamentalist çevrelerde, hem de mezhep mutaasıbı olan geleneksel çevrelerde.

Reformist ve fundamentalist [“Kur’an metni yeter” deyip Kur’an’ın tarihini reddeden ve kendisini o metni konuşturmada peygamber gibi yetkili gören] çevrelerin inancına göre Peygamber (s) sadece vahiy getiren sıradan bir insan. Hâşâ bir tür postacı. Bu konuda sürekli naklettikleri bir rivayete göre sahabe Peygamber’e (s) “Bu vahiy mi, yoksa sizin görüşünüz mü?” sorusunu sorar, eğer “benim görüşüm” cevabını alırsa o sözü kabul etmeyebilirdi. Kur’an’da müşriklerin “peygamber olarak neden melek gönderilmediği” sorusuna cevaben pek çok ayette verilen “o bir beşerdir” ayetlerini de çarpıtarak Peygamberimizin (s) sıradan insan olduğuna, Kur’an’ı yorumlamada ona ihtiyaç bulunmadığına kanıt kullanırlar.

İmam Şafii, Peygamber’in (s) sıradanlaştırılmasına tepkiliydi. Bunu, Hıristiyan veya Yahudi dinadamlarının kendi dinlerinde yolaçtığı çarpıklık olarak görürdü.

Şöyle anlatılır: Bir gün ders halkasındaydık. Birisi geldi ve Şafii’ye bir mesele sordu. Dedi ki: “Peygamber bu konuda şöyle hükmetti.” Adam Şafii’ye tekrar sordu: “Senin görüşün nedir?” Şafii öfkeyle cevap verdi: “Allah’a sığınırım. Beni kilisede mi görüyorsun, sinagogda mıyım sence, belimde zünnar mı asılı? Ben sana Peygamberin böyle hükmettiğini söylüyorum, sen bana görüşümü soruyorsun.” (Seyru A’lami’n-Nubela, c. 1, s. 36)

Mezhep taassubu olan çevrelerde de tersinden aynı tutumu görmek mümkün. Mesela Hanefi mezhebinin oluşmasında önemli etkisi bilinen Iraklı fakih Kerhi’nin (vefatı 952) metoda ilişkin sözü meşhurdur: “Mezhebimize aykırı ayet ve hadisle karşılaştığımızda onu tevil eder veya mensuh sayarız.” (el-Risale fi Usuli Hanefiyye, Kerhi, s. 169)

Mezhep mutaassıbı çevreler aşırılıkta bazen o kadar ileri gider ki, mesela Ömer b. Hattab’ın Hz. Peygamber’e (s) itirazlarının nazil olan ayetlerle desteklenip Peygamber’in (s) hatalı gösterildiğini dahi savunurlar. Hatta bazı kitaplarda “muvafakat-ı Ömer”, yani Ömer b. Hattab’ın Hz. Peygamber’e (s) itiraz ettiği ve nazil olan ayetle haklı çıktığı iddia edilen olayların biraraya getirildiği özel bir bölüm dahi vardır. Bu durumların sayısı İbn-i Hacer’e göre 15, İmam Suyuti’ye göre 21’dir. Sahih-i Buhari’de de (c. 1, s. 157) Ömer b. Hattab’tan “Allah üç meselede beni destekledi” sözü nakledilerek Peygamber’in (s) sözünün yanlış çıktığı iddia edilmiştir.

Hz. Peygamber (s) konusundaki bu çarpık bakışaçısının FETÖ’nün lideri Gülen’e has olmadığı, onun, içinde yetiştiği din kültürünü yansıttığını tespit edelim. Gülen ve onun terör örgütü FETÖ 17-25 Aralık ve 15 Temmuz’da darbeye kalkıştığı için göze battı. Yoksa onunla aynı din kültürü ve tasavvur dünyasından nicesi Türkiye’deki dindarlığı çürütmeye devam ediyor.

ERDOĞANCILIK MASKELİ FETÖ OPERATÖRLERİNİ BERTARAF ETMEK İÇİN DEHŞET DENGESİ

Batının Erdoğan’ı düşürüp ülkeye fenalık yapmaya geri saydığını ve bu kumpastan ancak Rusya ve İran’la ilişki kurularak korunulabileceğini senelerce, ama hususen Suriye krizi döneminde kıvamını arttırarak yazdım durdum. Unutmayalım ki, 15 Temmuz darbesinin ardındaki batı, Suriye’yi tarumar ederken omuz omuza olunan, Yemen ve Bahreyn’de Suud katliamına birlikte susulan aynı batıdır.

CENTCOM’un komutasında Suriye’yi tarumar eden teröristlere “mücahit” diyen Davutoğlu tilmizleri şimdi “15 Temmuz’u CENTCOM yaptı” cümlesini tekrarlıyor. İyi de halihazırda Amerikalıların Menbic’te PKK’yı sevk ve idaresinin Haleb’e yansıması “ılımlı muhaliflere destek”tir. Türkiye’nin ÖSO’su FETÖ’yü de aynı modelle doğurttular.

Batıdan Türkiye’ye devam eden salvolara yeterli tepki verilememesi, batıya sonsuz güvenip alternatif ittifak sistemini çalışmamaktan. Suriye’nin batıya karşı Rusya ve İran’la ilişki sayesinde korunmasının 15 Temmuz sonrasında Türkiye’ye emsal olması kaderin ilginç cilvesi.

Erdoğan, İran Dışişleri Bakanı Zarif’in ziyareti sırasında Hamenei’nin “Bölge dışı güçler Suriye’ye müdahale etmesin” sözünü tekrarladı. Zarif de Moskova, Tahran, Ankara zirvesi önerdi. Lakin Yeni Şafak hemen devreye girip (16 Ağustos 2016) “Esad’ın suikast timinin Erdoğan’ı öldürmek üzere Türkiye’ye girdiğini” duyurdu. Hatta o tim Ankara’da saklanıyormuş. Başbakan Binali Yıldırım’ın, AK Parti grup toplantısında Suriye’de güzel şeyler olacağını müjdelediği günün akşamı başladı bu operasyon. Üssü Pensilvanya mıdır, İncirlik midir bilinmez. 15 Temmuz’un mimarı Amerikalılar ne demişti: “Erdoğan söz dinlemiyor, Suriye ile savaşmıyor.” Suriye ile savaştırma çabası, bu kez yüzünde Erdoğancılık maskesi olanlardan geliyor. FETÖ’nün yeni dalgaları dendiğinde hamlenin FETÖ’den geleceğine öyle odaklandık ki, görmediğimiz açıdan alacağımız yumruklara hazırlıksızız.

Yerimizin batı olduğunu haykıran laisist garpzedeler ile FETÖ’cü ezoterik garpzedeler aynı tavanın balığı. FETÖ’nün sanal aynası muhafazakar muhitler de. Sûreten ve zâhiren farklı görünmelerinin hiç ama hiç önemi yok. FETÖ’nün ideolojik ve batıcı aidiyet duygusu ne ise laisist ve muhafazakar muhitlerin ideolojik ve batıcı aidiyet duygusu da o. Darbeleri bu aidiyet duygusu yapıyor.

Hem batının Türkiye’yi Ukrayna yapmak istediğini söyleyen, hem de Ukrayna krizinde o batının tarafını tutan muhafazakarların kafası karışık.

AK Parti içinde kimileri hâlâ soğuk savaş aklıyla, Amerika ve batıyla yakın temas modeli sayesinde batının şerrinden emin olunacağını sanmayı sürdürüyor. Amerika’dan dost olmaz. Eski ABD sefiri Jeffrey’nin dediği yaltaklanmayla da tehlike savuşturulmaz. Öyleyse Rusya ve İran’a yaklaşıp dehşet dengesi modeline geçmek gerek. Türkiye’yi batının saldırılarından koruyacak çerçeve Rusya, İran, Irak ve Suriye ile ittifaktır. Bu sayede batıyla da dengeli, müzakereci ve yapıcı bir ilişki geliştirilir. Bundan sonra Türkiye-Atlantik ilişkileri asla normalleşmez. Türkiye emellerinden vazgeçmeyecekler. Normalleşmeden medet umanlar, Türkiye’yi teslim ederler. Bu sebeple 15 Temmuz’un önümüze koyduğu somut gerçek, batıyla dehşet dengesinin kurulmasıdır. Ankara bu dengeyi inşa edecek ideolojik, siyasi ve askeri hamleler yapmalıdır. Batının Türkiye’yi türbülansa, hatta iç savaşa sokma projesini caydırmanın imkanı budur. Batının FETÖ, PKK ve IŞİD/Nusra vs. kozunu Türkiye’nin üzerine süreceğini herkes söylüyor. Suriye’de uygulanan senaryonun hedefi olduğumuzu da iktidar partisi sözcüleri her gün tekrarlıyor.

Türkiye, FETÖ ve muadili tetikçi yapıların ataklarına karşı kendini korumada ne kadar kararlı? Rusya ve İran açılımlarıyla alternatif mi arıyor, yoksa batıyla pazarlıkta el mi yükseltiyor? Eğer Ankara sadece kuzey Suriye’de PKK varlığına yönelik günü birlik çözüm arayışındaysa ne Rusya, ne de İran pragmatist arayışlara cevap verir.

twitter.com/kenancamurcu