“Arap baharı”yla başkalaşıp tasfiye olan vicdanlar

Arap sokaklarındaki isyan, ikinci dünya savaşından bu yana döktüğü kanlar itibariyle kanlı ve karanlık sicilli liberal demokrasiye yönelmediği ve liberal demokrasinin vatanı ABD’nin sömürgeci emellerini hedef almadığı sürece makbul bulundu. Bu yüzden Amerikalılar bu isyanlara 2000’li yıllarda emsali cereyan etmiş “renkli devrimler”i çağrıştırmak üzere “Arap baharı” adını verdi ve büyük sempatiyle destekledi. Fakat Mısır’da, liberal demokrasilerin uzun süre tahtında oturmasına destek verdiği diktatör Mübarek bir askeri darbeyle devrilip iktidarı ele alan Mısır Ordusu’na itiraz batı karşıtı renk almaya başladığında liberal demokrasi dünyasının, seçimler yapılmış olmasına rağmen Mısır Ordusu’nun hâlâ yönetimi neden elinde tuttuğunu sorduğuna ve sorguladığına tanık olmadık. Ordu güçleri meydanlarda göstericileri öldürürken batı başkentlerinden gelen tek itiraz, ordunun aşırı güç kullanmasından kaygı duyulması gibi ağır diplomatik, geçiştirici, yasak savıcı ve zevahiri kurtarmaya dönük beyanlar oldu.

Liberal demokrasi dünyası, tıpkı İran İslam devrimi koşullarında ve sosyalist hareketin yükselişiyle kapitalist sistemden çıkma ihtimaline karşı Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesine tam destek verdiği gibi Mısır Ordusu’nu da sandıktan çıkan iradeye ve sokaktaki itiraza karşı büyük himaye ile destekliyor. Mısır’ın batı sistemi içinde kalıp İsrail’in güvenliğini sağlama ödevinin sokağın talebinden çok daha önemli olduğunu gizlemiyorlar. Aynı nedenle Bahreyn’de sokağa karşı 250 yıllık Halife ailesini destekliyor, Yemen’de ülkesinden kaçmak zorunda kalan diktatörü tekrar ülkeye geri gönderip iş başına geçiriyor, sokağa taşan reform taleplerine karşı gerici ve zorba Suud ailesinin yanında yeralıyor.

Batı dünyası için milli iradenin hiç önemi yoktur ve “Arap baharı” adını vererek temellük etmeye çalıştıkları sokak isyanı, liberal demokrasiyi kurtuluş ve liberal demokrasi dünyasını kurtarıcı gördüğü sürece bağışlarla, kredilerle, mali desteklerle bu ülkeleri kalkındıracaklarını vadetmişlerdi. Tıpkı ikinci dünya savaşından ve 90’larda Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra Avrupa’da yaptıkları gibi. Bunun yeni sömürgecilik olduğunu geçen yıl söylemiştik. Bu yüzdendir ki Dışişleri Bakanı Davutoğlu, reform talebiyle isyanların yaşandığı Arap ülkelerinin eski Doğu Bloku ülkelerine benzetilmesini önerdikçe yeni sömürgeciliğin merkezlerinden “model ülke Türkiye” sesleri yükseliyor. Buna karşılık İran, Arap isyanlarının İslami uyanış olduğunu ve liberal demokrasi dünyasının sömürgeci emellerine karşı mücadeleye katılacağını öngördüğünde batılılar ayağa kalkıyor, İran’ı yayılmacı niyetler taşımakla suçluyor ve savaşla tehdit ediyor. Batılıların “Arap baharı” adı vererek kapitalist sisteme katmaya çalıştığı Arap isyanları İran’ın çağrısına kulak vermesinler diye İran’la her an bir savaşın patlak verebileceği haberleri bu kadar çok yayınlanıyor. Verilmek istenen mesaj gayet açıktır: Her an yıkıcı bir savaşla yerle bir edilecek İran’la temasa geçmek veya onun kurmaya çalıştığı sisteme katılmak maceracılık olur. Buna kalkışan, İran’la birlikte aynı akıbete uğrar! 1979’da İslam devrimini yoketmek üzere Saddam’ın İran’a saldırtılarak İslam devriminin bölgesel etkisinin önüne baraj ve barikat yığılmasının benzeri bir uluslararası kampanya ile karşı karşıyayız.

Hal böyleyken, kanlı siciline rağmen liberal demokrasiye aşık ve liberal demokrasi dünyasına teslimiyeti stratejik amaç yapmış muhafazakarlar bir yana, sözde sömürgeciliğin eskisine de yenisine de karşı İslamcı örgütler neden 80’ler ve 90’lardaki duyarlılıklarından tamamen sıyrılmış vaziyette NATO kampanyalarında istekle yeralıyorlar? En azından “Arap baharı” edebiyatını sorgulayarak tutum belirleyecekken neden sorgusuz sualsiz, büyük hevesle, çelişki ve soruları yoksayarak, ayyuka çıkmış ilişkiler, olaylar ve şaibelere rağmen “Arap baharı” projesini baştacı ediyor?

Hakikati aramanın timsali olmaları gereken İslamcı örgütlerin, kimi zaman NATO kampanyasına katılmaya bile yolaçsa “Arap baharı” hareketlenmesindeki isyan sembolüne derin ihtiyaç duyması, Türkiye’de iktidara ilişik konumun yarattığı içeriksizleşme, duyarsızlaşma, klişeleşme ve heyecanı yitirme ile ilişkilidir. NATO kampanyasının müdavimi İslamcı örgütlerin “Arap baharı”na sorgusuz sualsiz yapışması, ideolojisizlik ve heyecansızlıktan eriyip gitmemek içindir.

NATO kampanyasının müdavimi İslamcı örgütler, iktidara ilişikliğin öldürücü zehirlenmesinden arınabilmek için “Arap baharı” serumundan medet umuyor. “Arap baharı”ının sorgulanmasının NATO kampanyasının müdavimi İslamcı örgütlerde tepki görmesi de umut bağladıkları serumun çürütülmesindendir.

Bu sebepledir ki mesela Suriye meselesinde NATO kampanyasına katılmaktan başka seçenek düşünemiyor ve bağımsız bir düşünce ve eylem planı geliştiremiyorlar. Küresel medyaların ve Türkiye’de 28 Şubatvâri yöntemlerle operasyonlar yürüten medyanın kampanyasındaki klişelerle Suriye karşıtı slogan atmaktan başkasına akılları ermiyor.

Buna mukabil, “Suriye istila edilmesin, kan akmasın, iç savaş dursun, Şam insanların üzerine ateş açmayı bıraksın, silahlı örgütler de iç savaşı tırmandırma siyasetine son versin” dediğimiz için işittiğimiz hakaretin, küfrün haddi hesabı yok. NATO bayrağı sallamadığımız için kara propagandanın hedefine konuluyoruz. Demek ki NATO bayrağı sallasak, NATO kampanyasının klişeleriyle “Arap baharı” yanlısı olsak, liberal demokrasi başkentlerine akredite cümleler kursak bu İslamcı örgütler elleri patlayana kadar bizi alkışlayacaklar!

Muhafazakar kesimlerin ve İslamcı örgütlerin simbiyoz kaynağı olmuş Ankara, “Arap baharı”nın liberal demokrasi ve laiklikle sonuçlanmasını umarak ve tavsiye ederek ortadoğuda kendi siyasetleri için alan açmaya çalışıyor. “Arap baharı” klişesinin liberal demokrasi dünyasının bölgedeki egemenliğini tahkim anlamına gelmesi, Ankara’nın bölgedeki nüfuzuna güvence anlamı da taşıyor. Ankara, kendi bölgesel hegemonisini küresel hegemoni ile tevhid etmiş görünüyor.

Ankara’nın tercihleri bu nedenle hep küresel hegemoninin makbul bulduğu, sisteme uygun ve bölgesel Anglo-Frank rejimin hedeflerine uyumlu siyasetler oluyor.

Suriye dosyasında Ankara'nın önünde iki yol vardı: Silahlı isyancıyı ve Şam’ı barışa teşvik etmek ve bunun için çaba harcamak, yahut iç savaşı kışkırtmak. Ankara ikincisini seçti.

Irak’ta Ankara'nın önünde iki yol vardı: Milli iradenin tercihine göre davranmak, yahut ABD-Suud operasyonlarına katılıp tıpkı Saddam’a ikram edildiği gibi azınlıktaki siyasi kesimin darbeyle işbaşına geçmesine çalışmak. Ankara ikincisini seçti.

Lübnan'da Ankara'nın önünde iki yol vardı: Lübnan'ın bütünlüğü için savaşan iradeden yana olmak, yahut AB(D)'nin çıkarmak istediği iç savaşa destek. Ankara ikincisini seçti.

Filistin’de Ankara'nın önünde iki yol vardı: HAMAS iktidarını yıkamayınca Filistin’i Gazze ve Batı Şeria olarak ikiye bölmeye girişen Washington-Tel Aviv projesine karşı çıkmak, yahut bölünmeyi hızlandıracak katkılarda bulunmak. Ankara ikincisini seçti.

Ankara, bölgesel alanların tümünde bugüne kadar hep illegal, kirli, karanlık, şaibeli, milli iradeye aykırı, yabancı, harici emellerin sistemi içinde yeraldı. Ankara'nın yerli, yerel, milli umudun yanında yeralıp yabancıların hücumuna karşı koyduğu bir tek yer ve olay yoktur!

İşte Ankara'nın bu hallerine herhalükarda destek olan İslamcı örgütler, bu politikaların parçası oldukları halde bunun telaffuz edilmesinden rahatsızlar, öfkeleri bu politikalara ve o politikalar içindeki yerlerine değil, bu gerçeğin ortaya konmasınadır. Ankara’nın tercihlerine eleştiri getireceklerine, küresel hegemoniye ilişik bu tercihlere verdikleri desteği aklamak ve meşrulaştırmakla meşguller.

İsrail’in Mavi Marmara’da kıydığı 9 can için yerel mahkemelerde dava açılmasına hükümet izin vermezken bir basketbol maçında İsrail’in protesto edilmesi nedeniyle İsrail’e hakaretten insanların yargılanması karşısında İslamcı örgütler neden yeri göğü inletmiyor? Bu mesele NATO kampanyasına dönüşürse mi vicdanlar harekete geçebilecek?

Hiç kuşkumuz olmasın, İsrail’e hakaretten yargılananlar için ses çıkarma mecburiyeti ortaya çıktığında asıl muhataplar perdelenecek ve hedefe o mahkemenin hâkimi, hatta Kemalistler konarak sözde tepki gösterilecektir!

İslamcı örgütler, ne İsrail’in kıydığı 9 can için dava açılmasına izin verilmemesinin, ne de insanların İsrail’e hakaretten yargılanmasının hesabını iktidara soramaz, bunu konu bile edemez. Çünkü NATO kampanyalarıyla vicdanlar başkalaştırıldı, tasfiye edildi.

NATO kampanyalarının klişelerinden başkasını dile getiremeyen muhafazakârlar ve İslamcı örgütlerin sormadığı ve asla soramayacağı soruları yine biz soralım öyleyse:

Hükümet, NATO'nun Afganistan sınırındaki bombalamada 21 Türkiye vatandaşını öldürdüğü iddiası karşısında neden suskun?

Hükümet, Suriye'de iç savaşı kışkırtmaya gitmiş 49 istihbaratçının tutuklandığı ve MİT’in bu kişilerin Türkiye’ye iadesini sağlayamadığı iddiası karşısında niye sessiz?

Hükümet, dünya ve Türkiye medyasında defalarca yeraldığı halde Şam yönetimine karşı savaşan silahlı milisleri desteklediğini neden resmen kabul veya red etmiyor?

Hatay’daki “mülteci kampı”nda Suriyeli bazı kadınlar, askerlerin tecavüzüne uğradıklarını röportajlarla ifade ettikleri halde İslamcı örgütler ve muhafazakâr medya neden ayağa kalkmadı, Haber yalansa niye yalanlanmadı, doğruysa hükümet neden kapsamlı bir soruşturma başlatmadı?
 

20.12.2011 12:00:00

Yorumlar
Salih Turk   29.03.2012 08:57:41
Tabi Yemen de ki ayaklanma şia tandanslı olduğu için arap baharı olarak değerlendirilmiyor gözünüzde. Söz konusu olan safevi çıkarları olduğunda aklınjıza ümmet, islam diye birşey gelmiyor. Esatın yaptıklarını Sünni bir adam şiaya yapmış olsaydı görürdük adamlığınızın, müslümanlığınızın kaç kuruş olduğunu.
Selami Karaca   21.02.2012 04:23:25
HAKKANİYET "Suriye dosyasında Ankara'nın önünde iki yol vardı: Silahlı isyancıyı ve Şam’ı barışa teşvik etmek ve bunun için çaba harcamak, yahut iç savaşı kışkırtmak. Ankara ikincisini seçti." Bildiğimiz kadarıyla Suriye' deki isyancılar, başlangıçta silahsızdılar kendilerine ateş açıldığı, insanlar öldürüldüğü, evlere geceyarısı baskınlar yapıldığı halde uzun bir müddet silahsız mücadele ettiler, fakat bir süre sonra başlangıçta kendilerini korumak için sonrada savaşmak maksadıyla silaha sarıldılar. Dış unsurlarda bundan faydalanmak isteyebilirler, bu durumdan kendilerine fırsat oluşturmaya çalışabilirler diye (bunun yollarını tıkamaya çalışmak yerine) mazlumların karşısında mı yer alacağız? Darbeyle iktidarı ( ve orduyu) elegeçirenlerin meşruluğu nereden kaynaklanıyor? Başlangıçta ordu içinde yer alıpıta bir müddet sonra karşı tarafa katılanlar niçin böyle yaptılar, vicdanları yeter artık bu kadar da olmaz dediği için mi? Hükümet defalarca görüştü, kendisine vaadedilenler olduğunu ama Suriye'nin bunları yapmadığını söyledi başb. ve dış.iş.b. son kez uzun bir görüşme yaptı hepimiz biliyoruz. Hükümet 'in yaramacı ve prağmatik politikalarını bende beğenmiyorum, yazınızın sonundaki sorularda da haklısınız. NATO ' dan ayrılma kampanyası başlatıp hesapta (söylemde) emperyalizm karşıtı olduğunu söyleyen muhalefet partilerinden destek isteseniz nasıl olur.
Abdusselam Alan   20.12.2011 06:32:11
Gerçek anlamda sizden faydalanıyoruz , en azından sizinle aynı düşündüğümü ve sizi desteklediğimi bilmenizi isterim , şimdilik fazlasını yapamıyorum . Başarı diliyorum
Yorum Gönder
Ad Soyad
E-Posta
Yorum