Bölgesel hegemoniye icazetin sadakat şartı

2004’teki Ermenistan seyahatim sırasında, sosyalistinden milliyetçisine ve liberaline kadar Ermenistan siyasetinin birbirinden çok farlı siyasi muhitlerinin ortak tezi, Türkiye’nin “Ermeni soykırımı”nı tanımasının geçmişe dönük anlam taşımadığı, aksine küçük bir ülke olan Ermenistan’ı, büyük bir ülke olan Türkiye tehdidine karşı koruma amacına yönelik olduğuydu. Fransa’da iktidardaki Halk Hareketi Birliği’nin (UMP) Marsilya milletvekili Valerie Boyer tarafından sunulan ve Fransız Milli Meclisi’nde kabul edilen (22 Aralık 2011) “Ermeni soykırımını inkara ceza” yasasının görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmada Boyer’ın, Türkiye’nin Ermenistan’ın içişlerine karışmasına önlem almayı ima etmesi güncel bazı örnekler hesaba katılırsa hesaplı ve planlı bir dikkat çekme gibi gözüküyor.

“İçişlerine müdahale” temalı her değini, son bir yıldır Ankara’nın Suriye’den başlayıp Irak’a sıçrayan ve sıraya İran’ı koyduğu anlaşılan dışpolitika ajandasını hatırlatmalıdır.

Fransız milletvekili, Erivan’ı Ankara’nın içişlerine müdahale hevesinden korumak isterken acaba Suriye ve Irak’ı mı, hatta Ankara’nın laiklik tavsiye ettiği Tunus ve Mısır’ı mı emsal aldı? Acaba Suriye'de güvenlik güçlerine ve sivillere saldıran silahlı milisleri barındırıp destekleyen ve Irak’ta Başbakan Maliki’ye suikast planının lojistiğini sağlamakla suçlanan Ankara’nın faaliyetleri mi Erivan’ı korumanın gereğine temel oluşturdu?

Öyle görünüyor ki, Fransızlar, teşvik ettikleri Libya, Suriye, Irak ve İran karşıtı kampanyalarda Ankara’nın tam kapasite rol almasını çifte işleviyle kullanıyor. İç işlerine müdahalenin bu örnekleri hem Ankara’nın batı vesayet sistemine sadakatinin test alanları, hem de Ankara’nın hegemonik emelini kanıtlayan örnekler olarak işe yarıyor.

Ankara’nın batı vesayet sistemine çıpalı stratejisinin gereği olan ve sistem içi meşruiyetin cüretiyle yaptığı Suriye ve Irak’ın iç işlerine müdahaleler kuşkusuz batılıların itiraz yükselttiği örnekler değildir. Fransız milletvekilinin “iç işlerine karışma” gerekçesi de Erivan’ı kollama ile sınırlıdır, yoksa Ankara’nın Müslüman komşulara yaptığı müdahalelerden herhalde derin memnuniyet duyuyordur. Ankara’nın Müslüman komşular aleyhindeki her faaliyeti batı vesayet sistemine sadakatin aşaması olarak not ediliyor olmalıdır.

Fransa Milli Meclisi’nde kabul edilen “Ermeni soykırımını inkara ceza” yasası münasebetiyle Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun sürekli Aydınlanma geleneğine ve Fransız devriminin değerlerine atıfta bulunması ve Fransa’nın bu yasayla ortaçağın dogmalar dönemine döndüğünü hatırlatması, yani Avrupa sömürgeciliğinin tarihsel referansına değil de Avrupa içi ideolojik tutarlılığın felsefi önermelerine gönderme yapması, Ankara’nın, batı vesayet sistemine sadakatin ikrarına ilişkin en az Tunus ve Mısır’a laiklik önermesi kadar önemli örnekleridir.

Avrupa dünyası, Ankara’nın bölgesel hegemonisine icazetini, “Ermeni soykırımı” terbiyesinden geçtikten ve muhtelif sadakat sınavlarındaki grafiğini gördükten sonra ilan edeceğini hal lisanıyla ortaya koyuyor. Nitekim aynı amaç havuzunun mensupları olan Liberal batıcılarımız da “Ermeni soykırımı”nı insani bir mesele olarak değil, Türkiye’nin Avrupa dünyasında yer alabilmesinin politik terbiye ve görgüsü koşuluyla kayda geçirmeye çalışıyor. Muhafazakâr batıcılar ise siyasi genetiklerindeki yabancıya husumet ve iktidarda kalmanın reelpolitiğinin temel koşulu sayılmış batı vesayet sistemine bağlılık arasında sıkışmışlığın yolaçtığı patolojinin bütün emarelerini sergiliyor. Batıcılığın lobi odaklarından hem iktidarın hem de onun sivil toplumunun “Fransa ile Sarkozy’yi birbirinden başarıyla ayırdıkları”na yönelik kutlamalar, aslında kolay manipulasyona alan açan bu patolojinin tebrikinden ibarettir.

Ankara’nın arkasına hizalanmaktan başka yol bilmeyen bu kaybolmuş muhafazakâr muhitler, Suriye ve Irak örneklerinde olduğu gibi Fransa dosyasında da şirazeyi korumaktan acz içindedir. Bu sebeple “Sarkozy korktuğundan Gül’ün telefonuna çıkamadı” veya “Fransa büyüyen Türkiye'yi kıskanıyor” mealli manşetler, uluslararası siyasetin labirentinde kaybolmuş, yol iz bilmez, korku ve acziyet içindeki muhafazakâr aklın bulabildiği en parlak propaganda numuneleri olabiliyor.

Oysa muhafazakâr aklın kendisine bile itiraf edemediği gerçek, Paris ne yaparsa yapsın Ankara batı vesayet sisteminden kopamayacağı için Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin gönlünce davrandığıdır ve (Türkiye’de yaygın kabul gören “seçim kaygısı” izahını temel alırsak) Türkiye’ye birkaç yüz bin oy kadar dahi kıymet vermiyor olmasıdır. Aslında Ankara, Fransa Milli Meclisi’nde kabul edilen “Ermeni soykırımını inkara ceza” yasasını Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin seçimlerde alacağı oyun halkla ilişkileri olarak izah etmekle, Türkiye’nin Fransa nezdindeki değerini de itiraf etmiş olmuyor mu? Öyleyse Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birkaç yüz bin Ermeni oyunu Türkiye’den önemli bulması, Ankara’yı batı sistemi içinde çantada keklik görmesindendir!

Sarkozy’nin bu önermesini yanlışlayacak herhangi bir örneğimiz var mı?

“Ermeni soykırımı”nı kabul etmiş Fransa’yla silah arkadaşlığı yapıp Libya’yı havaya uçururken sorun yoktu da, soykırımı inkar yasası çıkarması mı Ankara’nın kanına dokundu?

Fransızlar emrivakiyle Libya’yı bombalamaya başladığında Ankara buna itiraz mı etti, yoksa peşine takılıp saldırıya mı katıldı? Ramazan günü bile Libya’yı yerle bir eden, çoluk çocuk demeden katleden bombardımanın faillerine Ankara’nın herhangi bir itirazı oldu mu?

“Ermeni soykırımı”nı tanımış Fransa ile Suriye istilasına hazırlanırken sorun yoktu da, soykırımı inkar yasası mı Ankara’nın asabını bozdu?

Fransa Meclisi’nin çıkardığı yasayı hedefe koyan bütün bu haykırışlar, itirazlar ve isyanlardan sonra Suriye kampanyasında Fransa ile omuz omuza yola devam edilmeyecek mi? Ankara, “Fransa varsa ben yokum” mu diyecek? Yahut Fransa’nın Suriye kampanyasından çıkartılması için “bölgesel liderliği”ni ve “küresel gücü”nü mü gösterecek?

Suriye dosyası münasebetiyle bu kadar hararet yapan ve su kaynatan Türkiye, batı yakasının zaman satın alma formüllerinden biri olarak Arap Ligi’nin “gözlemci heyet” çözümünde temsil edilmemesine ses yükseltebildi mi? AB dışişleri bakanlarının Suriye konulu kritik toplantısına davet edilmemesine caydırıcı müdahalesi olabildi mi?

Hiç kuşku yok, muhafazakâr muhit ve NATO kampanyasının müdavimi İslamcılar bu soruların hiçbirine “evet” cevabı veremediği halde Ankara’nın sadece hammaliyesini yüklenip yeni sömürgeciliğin beklentisini karşıladığı Suriye ve Irak kampanyalarına destek üretmeyi sürdürecektir.

Ankara’nın ve muhafazakâr/islamcı sivil toplumunun Ruanda’ya, Cezayir’e veya başka muhtelif tarihlere gidip çelişki avcılığı yapana kadar, “Ermeni soykırımı”nı tanımış Fransa ile günümüzde icra ettiği silah arkadaşlığındaki ağır çelişkiye bakması gerekmez mi?

Fransa ile ara iyiyken Cezayir ve Ruanda soykırımı akla gelmezken, siyasi ihtilaf anında birdenbire Fransa’nın sömürgeci geçmişini, soykırımlarını hatırlamakta gayri ahlaki ve insani çok fazla öğe bulunacaktır. Hele CHP-MHP muhalefet koalisyonunun, o ülkelerin haberi bile yokken Fransa’nın Cezayir ve Ruanda sabıkalarından TBMM’de soykırım kararı üretme girişimi ne yazık ki Türkiye’de siyasi aklın ne kadar derinliksiz, ufuksuz, çözümsüz, hayalci ve seçeneksiz olduğunu fazlasıyla göstermiyor mu?

Cezayirlilerin ve Ruandalıların ne düşündüğünü merak dahi etmeden, o ülkelere sormaya dahi gerek duymadan sırf Fransa’nın aleyhine olsun diye Meclis’ten soykırım kararı çıkartılmasını öneren hissiyata aynı Meclis’ten, büyük bir acının siyasal çıkarın basit malzemesi yapılmasındaki ahlak ve insaniyet yoksunluğunu hatırlatacak bir tek vicdan çıkamaz mıydı?

TBMM’de, Fransa’ya karşı yapılacak hamlede soykırım arayışına çıkıp ilk ele geçen Cezayir ve Ruanda fırsatlarını kullanmaktan utanç duyacak yeter sayıda milletvekili vardır herhalde!

Ankara’dan Paris’e haykırılan bütün sözler, “madem dostluk bozuldu, biz de insanlık suçlarını dökeriz” gayri ahlakiliğinden başka nedir?

Akdeniz’in ortasında, saatlerce Türkiye’ye izlettirerek gemi kaçıran, içindekileri rehin alan, yetinmeyip 9 cana da kıyan İsrail’e hiç olmazsa yerel mahkemede hesap sorulmasına bile izin vermeyen, yaptırım uygulamamak bir yana eski muhabbet düzeyine hızla dönen Ankara’nın şimdi de Fransa’ya aynı klişelerle seslenmesine kanmak isteyenleri kim tutabilir!

Dileyen Hariciye’nin “hoca”sının menkıbeleriyle uzun kış gecelerini oyalayabilir, dileyen uyutucu masallarla mışıl mışıl uyur, dileyen hakikatten ve yükümlülükten kaçmak için hipnotik müsekkini bizzat kendisi kendisine uygulayabilir. Ama biz hakikat arayışından, soru sormaktan, merak etmekten, farklı bilgiyi meclisimizde ihtiramla konuk etmekten vaçgeçmeyeceğiz. Türkiye’nin temel sorununun, batı vesayet sistemine çıpalı iç ve dış siyaset stratejisi olduğunu ısrarla, azimle, kararlılıkla, bıkmadan, usanmadan dile getireceğiz.

Liberal/muhafazakâr batıcıların “Ermeni soykırımını inkara ceza” yasasını Sarkozy ile özdeşleştirmeye çalışmaları batı vesayet sistemine çıpalı stratejinin hasar almaması içindir. Liberal batıcılığın 1915 faciasını Avrupalıların tanımladığı biçimiyle “soykırım” saydırmaktaki amacı da aslında Ermenilerin acısını tedavi değil, batıya çıpalı hayat tarzı için bu eşiğin geçilmesine olan imanlarıdır.

Ne Fransa'nın ne de diğer batıların ve onların Türkiye’deki uzantılarının umur şemasında Ermeniler yeralmıyor. Batılılar ve kendilerini batı tarihinin oyuncusu sayanlar Müslüman tarihine soykırım notu düşmenin derdinde gözüküyorlar. O nedenle Anadolu topraklarında yaşanan 1915 ile, Fransa’nın dışpolitik amaçları içinde araçsallaştırılmış 1915 arasındaki tek müşterek unsur “Ermeni” sözcüğünden ibarettir. Avrupa’da yeniden tanımlanan 1915, Avrupa merkezci batılılaşma macerasının nihai evriminde Türkiye’ye diz çöktürmek ve batı vesayet sistemi içinde sömürgeleşmeyi tamamlamak için psiko-politik mesele sıfatıyla kullanılıyor. Avrupa’nın tarif ettiği 1915, Almanya için faşist sicil ne ise Türkiye için de benzer bir ebedi boyunduruğu işaret eden ihraç fazlası üründür ve bu ürün, liberal/muhafazakâr batıcıların batı vesayet sistemine çıpalı stratejisinin ayrılmaz parçasıdır.

Fransa Milli Meclisi’nde “Ermeni soykırımını inkara ceza” yasa teklifini gündeme getiren milletvekili Boyer, batı vesayet sistemi içinde Libya’yı Ramazan ayında bile bombalamaya katılmış, Tunus ve Mısır gibi laikliğin en şedid modellerinin uygulandığı ülkelere laiklik tavsiye edebilmiş, liberal demokrasi dünyalarının desteğiyle ayakta kalıp halklarına onlarca yıl zulmeden diktatörlerin yıkılmasından sonra yine liberal demokrasiyi en iyi yöntem olarak önermiş, yani bu boyutta kendi anlam ve kimlik dünyasına yabancılaşmış Ankara’nın neden “Ermeni soykırımını inkara ceza” yasasına itiraz ettiğini anlayamamakta haksız mı?

Muhafazakâr akıl ne sanıyor(du)? Ankara’nın bölgesel hegemonisine icazetin sadakat şartı olarak muhtelif testler, bedeller, maliyetler olmayacağını mı?!
 

24.12.2011 12:00:00

Yorumlar
Yorum Gönder
Ad Soyad
E-Posta
Yorum