Skip to content

“Atom bombası laiklik”ten “dindar anayasa”ya

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın “dindar anayasa” kavramı, konuyla ilgili tartışmada yeni. 90’lar boyunca yapılan laiklik tartışmasında İslamcılar bundan hiç bahsetmedi. Kahraman’ınki eski tartışmaya katkı olmak yerine, meseleyi siyasi bakımdan değerlendireceklere nokta atışı pas. Harika kaldırılmış top. Ama rakip tarafların felsefi ve bilimsel bir laiklik tartışması yapmaya ne niyeti, ne de mecali var. Acelesi olan siyasi rekabet içinde karşıtlar, Kahraman’ın kaldırdığı topu AK Parti kalesinde gole çevirme telaşında. Bu nedenle “dindar anayasa”yı teorik ucundan tutup mesai sarfetmeye hiç hevesli değiller. Apar topar “kahrolsun şeriat” protestoları düzenlenmesi de maksadın laiklik, anayasa, demokrasi falan olmadığını gösteriyor zaten.

Hiç bu arbedeye girmeden sakince mevzunun muhtelif yönlerine bakmayı denemekte yarar var. Neticede mevcut harala gürele unutulup gidecek. Bari bizim gibi iktidar kavgasının tarafı olmayan hakikat nöbetçileri geride bırakmaya değer ve fikir kıymeti taşıyan sözler söylemiş olsun.

Herşeyden önce TBMM başkanının Türkiye’de laikliği imha edip din devleti kurmaktan sözetmediğini hatırlayalım. Yeni anayasanın dinden neşet etmesi gerektiğinden de bahsetmedi. Kelimesi kelimesine şöyle dedi:

“Bu anayasanın herhangi bir yerinde Allah lafzına rastlanmıyor ama anayasalar inanca göre tasnif edildiğinde bu 1982 Anayasası da 1961 Anayasası da dindar anayasalardandır. Neden mi? Diyanet İşleri Başkanlığı idare içerisinde vardır. Resmi tatiller, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı, din dersi zorunludur ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar anayasadır.”

Kahraman, bu ifadelerine laik muhitten tepki haykırıldığında ne demek istediğini biraz daha şerhetti. Laikler de şerh ve tavzih çabasını geri adım sanıp zafer kutladı. Ama nedense Kahraman’ın 1961 ve 1982 darbe anayasalarını dindar anayasa görmesi üzerinde hiç durmadılar. Her iki darbe de Atlantik havzası içinde müttefik güçlerce makbul bulunduğuna göre Kahraman’ın adrese teslim mesajının farkedilmemesi için mi gürültü çıkarıldı acaba? Belki de doğru soru budur.

Kahraman’ın “dindar anayasa” arzusuna referans olarak 1961 ve 1982 darbe anayasalarını göstermesi Atlantik alemine niyet beyanıysa aklındakine onay alması ihtimal dahilinde. Mesela TÜSİAD’ın Kahraman’a hızlı tepkisi, “dindar anayasa” olarak 1961 ve 1982 anayasasına referansın Atlantik’te makbul bulunmasına ön almak için olmasın sakın.

TBMM başkanının sözlerine en sert tepkiyi veren CHP lideri, bunu yaparken nedense bilinen en eski, saçma ve abuk klişeye sarıldı: “Laiklik din ve vicdan özgürlüğüdür.” Türkiye’deki laiklik tecrübesini kendisi bile defalarca abartılı ve yanlış bulmuşken şimdi o deneyimi özgürlük olarak tarif etmesine seçmen herhalde not verecektir. Ama en basit soruyu sormadan edemeyiz: Bu laiklik nasıl özgürlük ki başörtülü kadınlara on yıllarca sosyal hayatı, eğitimi, çalışmayı yasakladı. Böylesine devasa ayrımcılık herhalde Amerika tarihinde siyahlara yapılanla karşılaştırılırsa anlaşılabilir. Ayrıca ana yurdunda din ve inanca özgürlük getirme kaygısı bir yana, dinin kökünü kazımayı amaçlayan laiklik Fransızca’dan tercüme edilerek dayatıldığında Türkiye’de de aynı emele hizmet etti.

Avrupa’da din ayrımcılığı yüzünden Yahudi tüccarların ticaretinin engellenmesi ya da burjuvazinin doymaz iştahı olmasaydı laiklik mi olurdu? Laiklik işlevsel bir alet. İhtiyaç duyanlarca icat edildi, ön açıcı koç başı olarak püskürtülmesi gerekenler püskürtüldü ve görevi bitti. Türkiye’de de laiklik, iktisadi ayrımcılığın aleti işleviyle yıllardır sermaye ‘apartheid’ında iş görmüyor mu?

Laiklik özgürlük olsaydı onun kurucu babaları göğsünü gere gere “Kabe Arabın olsun bize Çankaya yeter” der miydi? Anlı şanlı bilim insanlarımız demiyor mu, “Sekülerlik Avrupa’da din-devlet işlerinin ayrılmasından ibaret değil, dinin özel alana itilmesidir.”

Madem Türkiye’deki laiklik inançlara özgürlük getirdi, neden cumhuriyet tarihi boyunca, kimliğini gizlemek zorunda kalmaksızın Alevi, Yahudi, Hıristiyan, Ezidi bakan, vali olmadı? Sağ iktidarlar neyse de, Atatürk ve İnönü dönemi de mi laiklik için kriter sayılmıyor? Neden o dönemde de adıyla sanıyla Alevi bakan ve vali yok?

Bir de CHP lideri, Cumhuriyetin kuruluşundaki “devletin dini İslam’dır” ilkesine de mi karşı olduğunu, yoksa bunu AK Parti söyleyince mi karşı çıktığını açıklığa kavuştursaydı meselenin İslam ve Müslümanlıkla ilgili olup olmadığını anlayabilirdik. CHP, kurucusu Atatürk’ün “devletin dini İslam’dır” ilkesini savunuyor da AK Parti’nin ilkeyi istismar ettiğini düşünüyorsa niye böyle söylemiyor, değil mi?

Meclis başkanının sunduğu karşıtlıkta nice pozisyon varken CHP’nin, bariz çoğunluğunu muhafazakarların oluşturduğu seçmenin gözüne bakıp anayasanın dindar olmasına itiraz konumunu mutlulukla benimsemesi bu ülkenin muhalefet sorunudur. AKP’lilerin, Türkiye’nin dört bir yanında CHP’nin “dindar” vasfa itiraz ettiğini köpürterek anlatacağından şikayet edeceklerine o itirazı yapmamalılar.

Bir dolu palavranın gerekçe yapılmasının hiç değeri yok: Laiklik dini kısıtlamak ve baskı altında tutmak istiyor, nokta. Türk usülü uygulamanın menşei olan Avrupa’nın laiklik meselesi politiktir. Bizimkisi ise toplumsal hayatın nizamıyla ilgili felsefi/irfani bahistir. Onların laiklik diyerek Tanrıyı ve ahlaki denetimi yasakladıkları çözüm bu diyara uymaz. Avrupalının laiklik macerasına ve mecrasına ihtiyacımız yok. Çünkü kendi tarihsel sürekliliğimizin tartışma konusu “örfi alan” meselesidir. Örfi alan veya içtihad olmazsa yaşam güvende değildir.

Bizdeki laiklik, İslam’ın tezahürlerinin baskı altında tutulmasıyla ilgili. Görünmemesi sağlanınca laiklik uygulanmış sayılıyor. Mesela oruç tutmayana baskıyı psikolojik ve kriminal bir sorun olarak incelemek lazım. Ama laiklik, Ramazan ayında Müslüman halkı yoksayıyor.

Oruç tutana da tutmayana da ilişmemek, laikliğin değil özgürlüğün konusu. Fakat laiklik özgürlükçü olamıyor, olamaz da. Bu yüzden özgürlüğü temin edemiyor, aksine dindarı baskı altına alıp dindar olmayanı korumaya çabalıyor. Milletin dinî şiarlarına yasak getiren laiklik bunca sene referandumla halka sorulup ahalinin bu tuhaflık hakkındaki fikrini açıklaması istenebilirdi. Buna hiçbir zaman cesaret edilemedi. Zira egemenler, laiklikle baskı altında tuttukları toplumun ne cevap vereceğini biliyordu.

Bizdeki laiklik tartışmasına faydası olabilecek alan, akıl-nakil tartışmalarıdır. Buraların laiklik mevzusu, akıl ile naklin uygulama alanı bakımından anlamlı olabilir, kilise-devlet ilişkisi taklit edilip zoraki tatbik edilmeye çalışılarak değil.

Laiklik, naklin ancak akılla beşer dünyasında anlamını bulabileceği, bunun için de tartışılmaz hakikat olamayacağının hukuki ifadesidir. Laiklik, devletin kendine ait hakikatinin olmaması, tüm hakikatler karşısında edilgen kalması demektir. Devletin görevi, toplumsal hakikatlerin özgürlüğünü teminden ibarettir.

Bizim entelektüel tecrübemizde “örfi alan” adındaki başlık, bugün laiklik ve kamusal alan adıyla tartıştığımız konuda ilham olabilir. Müslüman toplumun siyasal modelinde yasama meclisinin hangi alanda çalışacağı sorusunun cevabıdır bu aslında. Buna illa da ecnebi kelime kullanıp “laiklik” demek gerekmez

Aktüel siyasetin tartışması bir yana, konunun teorisi ve ilahiyatında şu var ki, Allah Rasulü’nün (s) bile hicretinden sonra Medine’de yaptığı anayasanın vasfı “dindar anayasa” değildi. Medine’de yaşayan dinî ve etnik (kabilevî) farklılıklar gözetilip zikredilerek yazılmış “Medine Vesikası”ydı. Tüm farklılıkların barış içinde birarada yaşamasının sözleşmesi yani. O metin herhangi bir dinle temellendirilmiyor, her sosyolojiyi kendi tarzında özgür bırakıyordu. Kamusal alan ise Medine’ydi ve tüm farklılıkların ortak yükümlülüğü Medine’ye aidiyet ve onu müdafaa ile tanımlanmıştı. Yani Avrupalıların kamusal alanı gibi, farklılıkların, kendilerine ait olanı vestiyere bırakıp girebilecekleri özerk alan değildi Medine’nin kamusal alanı. Kim kendini nasıl tanımlıyor ve görüyorsa kamusal alana öyle çıkabilirdi. Hz. Peygamber’in (s) Medine Vesikası sivildi. Özgürlükçüydü.

Yaşanan acılı tecrübe hesaba katıldığında Türkiye’nin Fransız laisizminden kurtulması tabii ki büyük adım ve kutlanacak iş. Dini özel alana hapsetmeye ayarlı Frankofon laikliği de yine özgürlüğü ikame için kaldırıp atmak gerek. Ama bunun yolu “dinî anayasa” değil. Özgürlükçü anayasa. Laikliğin boşalttığı alanlara, belli bir dinin belli bir mezhebi ve onun da belli bir görüşünün doldurulması özgürlük olmaz. Laikliği kaldırmanın maksadı yine bir becayiş vakasıysa laiklik ne yaptıysa, onun yerini alan da aynı şeyi yapacak demektir.

“Dindar anayasa” çıkışından cüret alan lumpen karacehalet “anayasa Kur’an olsun” diyor. Tefsir ilminin alfabesini okumamış, Kur’an ilimlerinden bîhaber, eğitimsiz, cahil, düşünce fukarası güruh. Uluorta, alenen, utanıp sıkılmadan, cüretle Allah’ın kelamını anayasaya eşitleyen cehalet ve lumpenlik Türkiye’nin umut kırıcı ahvalidir.

Suriye Cumhurbaşkanı Esad, “Bizim için laiklik dinlerin ve mezheplerin özgürlüğünden başka bir şey değildir. Teröristler mezhep ve inançlara karşı savaşıyor.” demişti. Esad’ın Suriye’sinde tekke ve zaviye, tevhid-i tedrisat vs. kanunları yok, bütün inançlar özgür ve görünür. Yine Esad, Suriye’ye saldıran batılı ve Ortadoğulu rejimler koalisyonunun İslam ülkelerinde İslamî kimliği yoketmeyi amaçladığını da ifşa etmişti. Bu da laik bir ülke, ama Türkiye’dekinden farkı, inançların kökünü kazımayı ideolojik amaç edinmemesi. İster seküler, ister dinî olsun, kendi kültürümüzün sahih damarına yaslanan hiçbir fikir ve ideoloji insanlık namına kötü bir tutuma sahip olmaz.

Teröristlerin Suriye’de mezhep ve inançlara karşı savaşması Türkiye’deki mezhep, meşrep ve inançları baskı altında tutmaya çalışan laiklik uygulamasının tıpkısı değil mi? Nitekim IŞİD’çiliğin esası maneviyat, medeniyet, ilim, irfanla ilgili/ilişkili olmama halidir. Bu nedenle modernist/seküler din yorumuyla akrabadır. Lasist radikalizmin bu din yorumunu “aydınlanmış” sayması tesadüf değil.

Suriye krizinde AK Parti iktidarının rolüne tepkiyle kimi laiklerin Suriye ile ilgilenmeye başladığını ve oradaki laikliğin dikkat çektiğini görmüştük. Ona “Doğu tipi laiklik” de dediler. Ama maalesef maya tutmadı. Solcularımız tekrar fabrika ayarlarına dönüp Avrupacılığı ve onun laikliğini yücelttiler. Halihazırda, sömürge ile metropol arasında asfalt döşeyen batı tipi laiklik ve modernleşmeyi parlak fikir olarak sunmakla meşguller.

Sosyalizmin kazandırdığı dava tasavvurunu laisist radikalizm sunabilir mi? Laisizmin Lenin’i, Mao’su var mı? “Laik yaşam” tek başına yeter mi? 70’lerde sosyalist hareketin “bağımsız Türkiye” şiarı NATO’cu iktidarlara güç anlar yaşatırdı. Bugünün “laik yaşam” çıkışından aynı etkiyi beklemek çaresizliğin dibi.

Bireysel dünyasında “bağımsız Türkiye” değil, “laik yaşam” şiarının kaplayıcı yer tuttuğu insan bağımsız Türkiye’den vazgeçebilir insandır. İsrail’in Türkiye’nin gözeneklerine nüfuz ettiği 90’lar, laik yaşam uğruna bağımsız Türkiye’den vazgeçme macerasının öyküsüdür mesela. Laiklerin davası da “Atlantik eliyle de olsa yeter ki AK Parti gitsin, yerine laik oligarşi gelsin” davası.

Eski Türkiye’de Müslümanlığın tezahürleriyle savaşan laiklik tabansızlığa mahkumdu. Vahhabi, selefi dayatmacılık laik mücadeleyi sahicileştirmişti. Avrupanın laiklik serüvenini yaşatmayı başaramayan laisist cenaha, tüccar siyaset, Vahhabi istibdat sayesinde aynı süreci gümüş sinide sunmuştu. Ama bu imkanı elinin tersiye iten laik idrak, “toplum İslamlaştırılıyor” temalı stratejik hatayla Vahhabizmin din mühendisliği için bulunmaz bir gizlenme atmosferi yaratıyor. Cumhuriyeti Müslüman ahaliye karşı laiklik duvarı kabul edenler, onu, saltanatçıların kendini gizleyeceği gölgelik haline getirmekten de mesul. Abdulhamitçi muhafazakar idrakin teo-politiği, cumhuriyetten laik olduğu için değil, cumhuriyet olduğu için hazzetmiyor, bu doğru. Fakat laik takım mücadeleyi hala dindarlık-laiklik eksenine oturtuyor ve tarih dışı kalıyor. Hakiki mücadele dindarlık-dindarlık arasında oysa.

Ortadoğu halklarının devirmek için can attığı batı destekli rejimlerin gericiliğinden İslam’ı sorumlu tutan laik kültür mide kaldırıyor mu? Laisist radikaller, batının desteğine ilişmeksizin Ortadoğudaki rejimlerden, o rejime isyan eden halkların dini olan İslam’ı kusurlu çıkaracak pespayelikte. Amerika başta, “aydınlanmış” Avrupanın ölesiye destekleyip halkların değişim talebini bastırdığı ortadoğu rejimleri onlar halbuki.

Müslüman bir ülke için laiklik modeli, “kimin toprağı onun dini” ilkesine dayanan örtük/açık totaliter batı kültürü olamaz. Yürümez, işlemez. Gerçek şu ki, bizim laisistler, dini baskı altında tutmanın dindarların siyasi, iktisadi ve sosyal alandaki varlığını önleyeceğini hesapladı. Laiklik, rekabette avantaj sağlamayla ilgiliydi hep. Bu yönüyle Avrupa’daki tecrübeyi andırdığı düşünülebilir. Laiklik elverişli araç. Geçmişte laik yaşamcılar bu edevattan ziyadesiyle yararlandı. Ama muhafazakar yaşamcılar da istifade etmekten geri durmadı.

Mısır’da laik diktatör Mübarek devrildikten sonra Erdoğan’ın Kahire’de Arap dünyasına laiklik tavsiye ettiği meşhur konuşmayı hatırlayın. Bizim laikleri fazlasıyla mesrur eden o konuşma Mısır’da ve Arap dünyasında büyük tepkiye sebep oldu. AKP’li Ömer Çelik de Türkiye’de bir televizyon kanalına, laikliği Türkiye’nin atom bombası olarak tarif etmişti. O zamanlar AK Parti’nin neden laiklik konulu abartılı nutuklar irad ettiği anlaşılamadı. Bunun kimin fikri olduğu da.

Mevzu şuydu: Onyıllardır laik diktatörlüğün zulmü altındaki Mısırlılara laiklik öğüdü verilmesi, kontrollü “Arap baharı” olarak patlak verse de sokağa bakıldığında nereye gideceği kestirilemeyen Mısır devrimine İran’ın nüfuzunu önlemek içindi. Muhafazakar Ankara, laiklik çıkışıyla hem Atlantik âleminin hassasiyetine tercüman olarak göz dolduruyor, hem de İran’la rekabetinde, laiklerin Türkiye’de dindarlara uyguladığı ön kesme yöntemini izliyordu. Tıpkı Suriye’de başlatılacak silahlı isyanda Osmanlıcılığın Sünni Araplardan göreceği tepkiyi kestirip Alevi/Şii karşıtı mezhepçilik silahını çekmesi gibi.

1996’da Diyarbakır’da bir konferansın akşam yemeğinde Graham Fuller bana, Atlantik havzasının laik Türkiye ile İran’ı durduramayacağını söylemişti. Laik değil, muhafazakar Türkiye ile İran’a barikat kurulmalıydı. Fuller, Diyarbakır’da anlattığı tezini yıllar sonra kitap olarak yazdı. Türkçe’ye de çevrildi.

Fakat AKP aklı başaramadı. “Arap baharı” tutmadı. Hamenei’nin “İslami uyanış”ının yumuşak gücü baskın çıkınca Davutoğlu teslim olup “Arap uyanışı” demeye başladı.

Muhafazakar dönemin ideolojisi ve doktrini, İslam’a zâhiren benzeyen bir tür seküler-dinimsi, dinimtırak politik yaşam tarzının ilahiyatıdır. Bu muhitin entelijansiyası da hikmet, felsefe ve irfan bilmeyen, yani İslam düşünce mirasının temellerinden yoksun seküler elitizm heveslileridir.

Artık dindarlık da, laiklik de kabile adı olarak var, her ikisinin de entelektüel yaratıcılığı öldü. Geride kof cesetler kaldı. Sonuçta, kadın onuru savunulup genelev kapatılmak istendiğinde “laiklik elden gidiyor” diyenlerin kendine laik dediği bir ülke burası. Pendik’te Mart 2015’te Milli Eğitim ilçe müdürlüğü mezuniyet kepini kaldırınca laikler ayaklanmıştı: “Bizi batıdan koparıyorlar, laiklik elden gidiyor.” Erdoğan, 1994’te belediye başkanı olduğunda, üst düzey bürokratların kafa çektiği Çamlıca tesisini halka açtı diye “laiklik elden gidiyor” feveranı yükselten Kemalizm ta o zaman yenilgisini ilan etmişti. Müslüman ülkede Cuma namazına vakit kalabilsin diye yapılan mesai düzenlemesine laiklik gerekçesiyle itiraz, müstemleke memurunun kafası.

Laiklik tartışmalarıyla Türkiye bir kez daha AK Parti’yi hedef alan politik çatışma mecrasından çıkıp laiklerle kültürel mücadele fazına geçti. Yani muhafazakar rejimde politik çatışma büyük fotoğraftı. Ama laiklerin naftalinli “kahrolsun şeriat” şiarına dönmesiyle kültürel çatışma liste başı oldu. “Dinci” iktidarın önünü kesip laik istibdadın önünü açmak istemeyen, bu ülkenin dinci ve laik istibdadın her ikisinden de kurtulmasını arzu edenler için bu rekabet can sıkıcı kuşkusuz.

Hiç kuşku yok, laisist radikalizm ve aydınlanma çağrılarıyla Türkiye’nin sorununu kültürel çatışma eksenine oturtan taraf, batının desteğini uman laikler ve sol. Öyleyse hiza belirleyelim: Mesele muhafazakar oligarşiyi yıkıp seküler oligarşi kurmaksa bunun adı hak mücadelesi olmaz, iktidar mücadelesi olur. Cirmim ve etkim ne tabii ki, o ayrı ama mütevazi görüşümdür: Kültürel mücadele ile siyasi muhalefet mukayesesinde tercihim birincisidir.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir