Skip to content

“Babasının süsü”

Ehl-i Beyt mektebinin kültür dünyasında doğup büyümüş olanlar, bu satırların yazarı gibi Ümeyyeoğullarının sarayında üretilmiş (ve bize Ehl-i Sünnet diye yutturulmuş!) din kültürüyle yetişmiş olanların yaşadığı derin çelişkileri ve düşünce krizlerini anlayamazlar. Açıklanamayan, ikna edici izah getirilemeyen, makul bir sonuca vardırılamayan ve bir hükme bağlanamayan durumlarda meseleyi görmezden gelme dogmatizmi entelektüel merakın durdurulamadığı zihin dünyasında işe yarar mı?

Yaramıyor…

Ümeyyeoğullarının sarayında üretilen din kültürü, kendisine ancak hakikat yolculuğuna karşı ilgisiz, kayıtsız, meraksız, dikkatsiz, özensiz ruhlarda alıcı bulabiliyor. Aradan sıyrılma ihtimali bulunan vicdanların önünü kesmek için de Ehl-i Sünnet’in klasik kaynaklarında geçen ipuçlarını sansürlüyor ve dolaşıma girmesini engelliyor.

Ehl-i Sünnet’in en eski ve temel eserlerine serpilmiş bilgiler, Ümeyyeoğullarının iktidar baskısından kaçırılmış hakikat kırıntılarıdır.

Ümeyyeoğullarının sarayında imal edilmiş itikadı “Ehl-i Sünnet inancı” sanıp müdafaa ederken aslında Ümeyyeoğullarının icat ettiği din kültürünü koruduğumuzu nasıl farkedememişiz.

Farkedemedik, çünkü merak etmedik, sorular sormadık, hakikati araştırmaya azmetmedik, hakikati araştıranlara kulak vermedik. Oysa hakikati merak etmenin ve onu aramaya koyulmanın temel koşulu soru sormaktır.

Sünni ulemanın kendi eserlerinde yer verdiği birçok bilgiye ortalama bir Sünni’nin erişmesi imkansızdır. Çünkü o bilgiler, Ümeyyeoğullarının sarayında üretilmiş din kültürünün zabitlerinin sıkı denetimi altında hiçbir zaman popüler dolaşıma giremez; gizlenir, saklanır, sansürlenir.

Mesela Ehl-i Sünnet’in, Cemel, Sıffin, Nehrevan gibi acı tecrübelerden sonra Müslümanlar arasındaki iç çatışmaları önlemek için temel ilke kabul ettiği “ehl-i kıble tekfir edilmez” düsturundan Ümeyyeoğulları yararına sonuçlar üretildiğine, Sünni tarihçi, muhaddis, müfessir ve siyercilerin eserlerinden Şii araştırmacıların aktardığı bilgiler vesilesiyle haberdar olduğumuz gerçekler sayesinde vakıf olabiliyoruz. Şii muhakkiklerin kıymetli çabası olmasaydı Sünniler, hakikatin kendi geleneklerindeki ipuçlarına rastlamakta güçlük çekebilirdi.

Ehl-i Beyt mektebi, Nübüvvetin kutlu tarihini sona erdirme ve Muhammed Mustafa’nın (s) mirasını taşıyan çınarın kökünü kurutma emeliyle girişilmiş Kerbela faciasına rağmen ince işçilikle Peygamberimizin (s) hatırasını ayakta tutmayı başardı. Şia’nın detaycı rivayet yöntemine, en küçük teferruatı bile nesilden nesile aynen aktarma titizliğine, vahyin tarihsel bedenini diri ve ayakta tutma kararlılığına, Rasulullah’ın (s) evlatlarına sahip çıkma azmine hayran olmamak elde değildir. Cemel saldırısında, Sıffin ve Nehrevan tuğyanında, nihayet Kerbela nihai darbesinde ebter hale getirilmek istenen nebevi miras, Hz. Ali’ye bağlılık ve sadakat sözü vermiş dirayetin yüksek iradesi sayesinde hiçbir ayrıntı ihmal edilmeksizin günümüze kadar taşınabildi.

Kur’an’ın gözkamaştırıcı siluetini tüm incelikleri, zerafeti ve şıklığıyla korumanın ve tarihsel bedenini hiç eksiksiz ve kusursuz bir sonraki nesle emanet etmenin en muhkem modeli Hz. Zeyneb’tir. Çok yerinde vurgulandığı üzere, İmam Hüseyin’in (a), dedesinin dinini korumak için kılıçların onu almasına gözünü kırpmadan rıza gösterebildiğini Zeyneb’in titiz gözlemine ve eksiksiz aktarımına borçluyuz. Ehl-i Beyt mektebinin sâlikleri, omuzlarındaki sorumluluk ve yükümlülüğü inşa ederken Zeyneb’in sayısız detay içeren fotoğrafik tasvirleri arasında kendilerini nasıl da güvende hissetmiş olmalılar.

Kerbela’dan Şam’a uzanan acılı topoğrafyanın her kesitindeki anıları, sosyolojiyi, kültürel ve siyasal yansımaları Zeyneb’in çevresinden ayrılmadığımızda hakkıyla kavrayabiliyoruz. Zeyneb’in yanıbaşında durur, yürür ve onu dikkatle izlersek Kerbela’dan başlayıp Şam’a kadar her uğrak yerinde her defasında yeni teferruatlar keşfedebiliriz.

Zeyneb, hakikatin peşine düşmeye karar vermiş yüreği heyecanlandıracak gerçek öykünün mutemet, zarif, güçlü anlatıcısıdır. O, velayet pınarından taşan sözleriyle zulüm sarayının kalbinde bâtılın kökünü kuruttu.

Bir vakitler “babasının süsü”ydü; nadide, nazenin, gözlerden ırak, kulaklardan uzak. Fakat vahiy mirasını temsil vazifesi gelip çattığında ağabeyi gibi meydana atılıp en şer niyetlere, en kem gözlere, en şeytani yüreklere korku salmaktan da kaçınmadı. En utanç verici zulüm vakitlerinde dahi meydandaki varlığı, o kötülük heykellerinde hürmet, takdir ve hayranlık hissinden başkasına yolaçmadı.

Zamanımız Zeyneb çağıdır. Hakikatin en zarif üslupla insanlığa aktarılacağı çağ. Hiçbir ayrıntının ihmal edilmemesi gereken, korkusuzca zulme meydan okunacak, gerçeği arayan gönüllere ılık muhabbetin akıtılacağı çağ.

“Babasının süsü”nün tebessümü, tarihte olduğu gibi bugün de Ümeyyeoğulları sarayından fışkıran nefret, kötülük, şiddet, imha ve çirkinliğe galebe çalacaktır.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir