Skip to content

Başaşağı AK Parti tekrar ayaküstünde

Hakikatle yüzleşmek her yiğidin harcı değil. Hele siyaset çarşısında dükkanı varsa. Politika esnaflığının icabı taraftarlık. Her siyasi muhit, müntesiplerinden saf bağlılık ve hep tezahürat bekliyor. Anlamaya çalışma ve öğrenme gayreti siyaset pazarında rağbet gören meta değil. Takdir edilse ve kıymetine paha biçilemese bile. Bir de çarşı karıştığı, piyasa kızıştığı, vakit sıkıştığında akıllar toptan tatile çıkarılınca zıvana falan kalmıyor.

Siyasi rekabetin tarafı olmaksızın rakipleri gözlemlemenin aşina tarz olmadığının farkındayız. İlla bir tribünde zıplayıp coşkulu tezahürat yapılmasının beklendiğinin de. Yüksekçe bir tepeye çıkarak vadide olan biteni anlamaya çalışanı dövüyorlar. İktidarı övmeyeni veya ona sövmeyeni ellerindeki medya mecrasında yoksayıyorlar. Şöhreti dert edinen için kötü tabii. Hakikat dışında bir şeyi umursamayan düzgün insanların dünyasında ise mana ifade etmeyen acaibul-garaip hendese.

Hakikate tahammül göstermek ve rekabetin seviyesi ne olursa olsun hakikati işitmeye hazır olmak üstün meziyet. Türkiye’de siyaset tribününün taraftarlarında da, sahada müsabakaya çıkmış takımlarda da bu meziyetten eser yok. Hangi muhit olursa olsun gerçeği işitmek ona dayanılmaz geliyor. “Hızır” diye bildiğimiz “kul”, Hazret-i Musa’ya (a) “Benimle yoldaşlığa tahammül edemezsin” (Kehf 67) derken tam da bunu kastediyordu. Hazret-i Musa’nın sabır ve tahammül sözü verdiği şey de ilk bakışta kavrayamayabileceği hakikat idi (Kehf 69).

Siyasi rekabet ve mücadele işinde mesai harcayanlar bunu yapsın, bu onların en tabii hakkı. Bu fakir, aktüel siyasetin rekabet ve mücadele kategorilerinden uzak durarak hadiseleri anlamaya ve tahlil etmeye çalışacak.

Türkiye, epeyce zamandır muhalifiyle muvafıkıyla tüm dikkatini AK Parti içinde yaşanan gelişmelere vermiş durumda. O kadar ki, muhalifler AKP’nin iç dengelerini nüanslara varıncaya dek ele alıp görüş bildiriyor. Bunu sağlayabilmesi iktidar partisinin başarısı kuşkusuz. Taraftarı ve seçmeni kadar karşıtı bile istikbal ihtimallerini AKP’de arıyor. AKP seçmeninin analizini yaparken mutlaka atıfta bulunulması gereken aksiyom da bu zaten: İktidar partisinin seçmeni, kendi partisinin konu olduğu her durumda icraat veya vakaları tenkit etse de çözümün başka adresten değil, yine bu partiden çıkacağına inandığı için oyunu değiştirmiyor.

AK Parti, 22 Mayıs’taki olağanüstü kongresinde hem kendi seçmenine, hem de Türkiye’ye istikbal ihtimallerinden Davutoğlu testinin başarısız olduğunu ilan etti. Onun yerine Türkiye’ye yeni ihtimal olarak Binali Yıldırım takdim edildi. Bu seremoninin, diğer bütün gündemleri listenin alt sıralarına iterek başa oturması ve AKP olağanüstü kongresinin ülkede genel seçim havası estirmesi iktidar partisinin oy nispeti ve güç kapasitesiyle orantılı.

AKP olağanüstü kongresinde anomaliyi hissettiren tek öğe, Ahmet Davutoğlu’nun, veda konuşmasında satır aralarına sıkıştırdığı sindirim sorununu ele veren mesajlardı.

En ücra köşedeki AKP teşkilatı dahi Davutoğlu’nun niye gitmek zorunda kaldığını bilmesine rağmen müstafi genel başkan, başarılıyken bırakmak zorunda kaldığı ve partisi için fedakarlık yaptığı menkıbesi anlatabildi. AKP’yi bölme kabiliyeti sıfır olduğu için istenmediği anda görevi bırakmak zorunda kalan ve zaten başka seçeneği de bulunmayan Davutoğlu’nun “isteseydim bölerdim” havası gerçeklikle bağı bahsinde ele alınabilir.

Davutoğlu, ayrılışını öyle bir sundu ki adeta genel başkanlığı bırakarak partisine lütfetmiş, hatta minnet etmiş. Eğer bunu yapmasaymış partisi mahvolur, iktidar kaybedilir, ahali AKP’yi silip atarmış. Tuhaf bir öykü tabii ki. Çünkü partisinin 50 kişilik MKYK’sının 47’i tarafından istenmeyen adam ilan edilen o, partinin lideri Erdoğan ve AKP meclis grubunca dışlanan o ve nihayet kongrede delegelerin tamamının Binali Yıldırım’ın adaylığı için imza ve genel başkanlığı için oy vermekle yoksaydığı yine o. Kongredeki seçimde Davutoğlucu fire sayılabilecek bir durum yaşanmadı.

Davutoğlu’nun fedakarlık yaptığını söylemesi ve birlik beraberlik çağrısı, kongrede fire verilip verilmediğiyle bilinebilecek gerçeğin ortaya çıkmasının önünü almak içindi galiba. Tepki oyu çıkmayınca zaten böyle olmaması için öyle konuştuğunu, aslında onu destekleyen büyük çoğunluğu yerinde zor tuttuğunu söyleyebilmek için. 2006’dan bu yana dışpolitikada hep bu benzeri hayali öyküler dinlemekten bitap düşmüş durumdayız. En son 2011’de Suriye’yi köy köy bildiğini öne sürüp Suriye halkının yönetime karşı ayaklanmaya hazır olduğu ve 3 ay içinde hükümeti devireceği masalını anlatarak Erdoğan’ı ikna etmişti.

Ama kusursuz masal olmuyor işte. Davutoğlu, kendisi lehine isyan etmeye tetikte duran partisini yatıştırıp fedakarlık yaptıysa neden mükerrer şikayet ve sitemini her uzatılan mikrofona dile getiriyor? Görevden alındığını partililere ve Türkiye’ye şikayet eden Davutoğlu, bunun etkisini görmek istemiyorsa neden sürekli tekrarlıyor?

Davutoğlu’nun giderayak “halk beni istedi, ama partim istemedi” mesajını araya sokuşturması hiç vazgeçmeyeceği tek şeyin desteksiz egosu olmasından herhalde. Oysa onu istediğini varsaydığı halkın, bu isteğini AKP’ye oy vererek gösterdiğini nasıl ihmal edebilir? Partisinin Kasım 2015’te aldığı oyun tamamını kendi hanesine yazıp onu azleden parti yönetimini sıfırlaması sorunun kendisi zaten.

Binali Yıldırım kongrede yaptığı konuşmada “liderimiz Erdoğan”dan girdi, başkanlıktan çıktı ve salonu bu ifadelerle coşturdu. AKP kongresi başkanlık şiarıyla yankılanıyorken Davutoğlu kendi gidişinden maşeri vicdanın rahatsız olduğunu söyleyebildi. Bu tabii ki vehim sayılmayı hakediyor. Davutoğlu’nun “maşeri vicdan” dediği kim? Tamamı Binali Yıldırım’ın adaylığına imza vermiş ve onu seçmiş delege değilse, tamamı onun gitmesini istemiş parti yönetimi değilse, kim? Sırf parti bölünsün ve iktidar kaybedilsin diye kendisi için kampanya açan AKP muhaliflerini maşeri vicdan görüyorsa tasfiyesiyle sonuçlanan hamlenin dayanaklarını onaylıyor demektir.

Madem Davutoğlu halkın onu istediği, partisinin ise kendisine darbe yaptığını düşünüyor, ilk seçimde Konya’dan bağımsız aday olup AKP’den çok oy alarak bunu kanıtlayabilir. Ama yine “partim için fedakarlık” şalına bürünüp gerçeği bilinemez hale getirecektir. Siyasi kariyerinin böyle geçmesinden antremanlıyız.

Analitik soyutlamayla söylersek, Davutoğlu, kısa süreli genel başkanlığı ve başbakanlığı sırasında diyalektik idealizmiyle AKP’yi başaşağı dikti. 2011’den bu yana onun diyalektik idealizminin sonsuz zararını görmüş Erdoğan, kusursuz felaketin dönüp gelip iktidarını da tuzla buz edebileceği kaygısıyla bu gidişata mani oldu. Mührü hemen Davutoğlu’nun elinden aldı ve onu kenara iterek partisini yeniden ayakları üstüne bastırdı. Binali Yıldırım koordinasyonunda teknokrat ve sekreter kabine döneminin başlamasının mümkün izahı bu.

Teorizasyona hiç hacet kalmadan daha pratik ve kritik sorunlardan bahsedenler de var. AKP içindeki gelişmeleri iyi bilenlerin anlattığına göre, mesela Erdoğan, Zencani’nin parasını sessiz sedasız İran’a ödeyip krizi önleyecekken Davutoğlu bunu yapmadı. Bu bilgi doğruysa sabotaj ihtimalini konu etmek gerek. Tıpkı Suriye’de hükümet darbesi yapmak için cephe açılmasının hem Türkiye’yi mahvetmesi, hem de Erdoğan’ın itidal siyasetine darbe vurmasındaki sabotaj gibi. Bunları politik hata görmek imkansız.

2011’den beri Suriye krizi yüzünden Türkiye serbest düşüş yaşıyor. İçeride iktidar üretmekte zorlanmayan Erdoğan, dışarıda bütün etkisini ve cazibesini kaybetti. Bu da içerideki iktidarını kırılgan yapıyor. Stratejik derinlik doktrininin diyalektik idealizmi Türkiye’nin dört bir çevresini kundaklayınca dışpolitikadaki feci ahval iç politikayı da yumuşak karın haline getirdi. Öyleyse “Esad 3 ay bile dayanamaz” deyip Erdoğan’ı yanıltan Davutoğlu’nun, görevi bırakması umulan Esad’dan önce gönderilmesi Şam’a iyiniyet hediyesi adeta. Kabul de görebilir.

AK Parti’nin olağanüstü kongresinde iki muhitin başına elma düştü. Biri Davutoğlu ve kliği diğeri ise Erdoğan karşıtları. Fakat bu elmalar nasip cinsinden değildi. İbretti. Yerçekiminin bildiğimiz dünyadakinden çok daha fazla olduğu siyaset evreninde düşen elmalar haliyle baş da yardı. Kerevete çıkanınsa hangi hizip olduğunu şimdilik bilmiyoruz.

AKP sözcüleri ve kongresi, kendilerinin bir siyasi hareket ve dava, Erdoğan’ın da bu hareketin lideri olduğunu tartışmayı bitirecek netlikte epeyce tekrarladı. Ama zaten her seçimde milletvekillerinin neredeyse %40’ını, kongrelerde de MKYK’sının yarısını değiştirdiği halde iki seçmenden birinin oyunu almayı başaran AKP, kendi dünyasındaki Erdoğan gerçeğini daha nasıl kanıtlansın? Mesela CHP, AKP gibi kadrosunda sıklıkla radikal değişim yapsa CHP’den geriye ne kalır?

Laiklerin derdi bir değil ki. Sadece AKP’nin Türkiye için manasıyla değil, AKP’nin taraftarı için taşıdığı manayla bile kavga ediyorlar. AKP’ye modernliğin “parti” sıfatını dayatıp “lider” ve “dava/hareket” tanımını reddediyorlar. Kapalı toplum işleri bunlar. Varolanı inkar edip tahayyülü gerçek diye dayatmak yani. AKP muhalifleri, Davutoğlu ile benzer ideolojik saplantı içinde. AKP’liler kendilerine “dava/hareket” deyip Erdoğan’ı “lider” gördükçe modernliğin bekçisi laiklerden canhıraş reddiye geliyor. Gerçekle savaşıyorlar. Dogma böyle bir şey işte. Bilmek ve anlamak gerekmeksizin uğruna mücadele edilirse anlamlı.

Bizdeki ikinci el laikliğin başkanlık rejimine isyanında da benzer bir temel var. Kısa tarihiyle modernlik parantezininin kapanması karşısındaki umutsuzluğun hırçınlığı. Laiklerimiz, geleneğe has toplumsal liderlik (başkanlık) sistemine karşı mücadele etmeyi modernliği korumanın kutsal savaşı görüyor olmalı. Kuşkusuz işin içinde iktidara nüfuz etmeye şans tanıyan mevcut dağınıklığın korunmasıyla ilgili pratik de var. Ama asıl başağrısı, toplumsal kültürle örtüşen liderlik sisteminde rakiple sandıkta mücadelenin mümkün olmaktan çıkacağı. Laik dünyanın bir süredir çaresizce iktidar rekabetini sürdürmekten vazgeçip garbın âfâkından medet beklentisiyle laik varoluşu korumaya odaklanması da bunu gösteriyor.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir