Skip to content

Bölgesel çatışma ekseni mezhep kavgası değildir

Doğru bir tarih okumasıyla anlaşılacak olan şudur ki, Sünni-Şii kavgası olarak görülen şey gerçekte Muaviye’nin sarayında üretilen din kültürünün, Peygamber’in mirasına bağlı kalmada kararlılık gösterenlere karşı savaşıdır.

Hz. Ali’den başlayarak, oğulları Hasan ve Hüseyin, onlardan sonra da diğer önderler ve bunların etrafında toplanan Müslümanlar sarayın ürettiği din kültürüne uymayı reddettiler. Dolayısıyla ihtilaf toplum içinde yatay bir çelişki olarak gelişmedi. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt imamlarının taraftarlığı olarak Şiilik, sarayda üretilen din kültürünün etki alanı dışında kalarak sivil toplumda Peygamber’in mirasını yaşatmaya koyuldu. Kuşkusuz sarayın askeri ve siyasi bürokrasisinin yanısıra din bürokrasisi de vardı ve bunlar, meşruiyetlerini tehdit eden alternatif din kültürüne tepkiliydiler.

Özellikle Kerbela faciasından sonra Peygamber’in mirasına, evlatlarına ve ailesine karşı girişilen imha sabıkasını gözden kaçırmak için doktrin icat ettiler, fıkhı buna göre düzenlediler, akredite olmayan hiçbir fıkıh, tefsir ve hadis okuluna aman vermediler. Bu baskılar karşısında Peygamber’in sahih mirasını yaşatmak isteyenlerden kimisi açıktan kendi zamanındaki Ehl-i Beyt imamına tabi oldu, yani Şii oldu, kimisi bunun yolaçacağı tehlikeleri hesaba katarak bu kimlik ve aidiyeti benimsemedi ama sarayın iltifat ve taltiflerini de reddetti.

Şia, sarayın güvenlik bürokrasisi veya el altından desteklediği ayak takımı için hep olağan hedef oldu. Ehl-i Beyt adına ayaklanıp Emevileri deviren Abbasiler döneminde bile bu böyleydi. Hiç şüphe yok tarih iniş çıkışlarla cereyan etti. Kimi zamanlar baskıların ve katliamların yoğunlaştığı, kimi zaman nisbi suskunluk dönemi olarak geçti. Ama zaman içinde sarayda üretilen din kültürü, çeşitli sponsorluklar ve teşviklerle kendi sosyolojisini yaratabildi.

Devlet dini olarak bir tür İslami kültürün toplumlara nüfuz ettiğini reddedemeyiz. Şia ise daima bu etki alanından uzak durdu, Ehl-i Beyt imamlarının etrafında yaşatılan dini hayat, kültür, sanat, edebiyat, fıkıh, hadis, tefsir vs. birikimini geliştirdi. Sünniliğin Ebu Hanife, Malik b. Enes, Muhammed b. İdris Şafii gibi mezhep imamları da Şii olmamakla birlikte sarayda üretilen din kültüründen uzak durmuş bağımsız âlimlerdi. Fakat sonraki dönemlerde onların metodolojisini sürdüren öğrencileri veya takipçileri sivil alanda kalmada ve sarayın din kültürüne itiraz etmede hocaları kadar kararlı olamadılar. Ebu Hanife’nin en önemli talebesi Ebu Yusuf, hocasının bu konudaki tavrına rağmen devletin yargı erkinin başına geçti ve Hanefilik mezhebini devlet aygıtının içinde kurdu. Bu nedenle birçok araştırmacı günümüzdeki Hanefiliğin Ebu Hanife’ye aidiyetinden duyduğu kuşkuyu gizlemez.

Metodoloji bakımından Sünnilik ile Şiiliği birbirinden ayıran temel fark, Şiiliğin, İslam’ı Hz. Ali ve onun halefi imamların eksende durduğu, onların önderlik ettiği bilgi ortamından öğrenmeyi tercih etmesidir. Çünkü Hz. Ali, peygamberlik öncesinden başlayarak vefatına kadar Peygamber’in (s) hep yanında olmuş bir sahabeydi. Hz. Peygamber mealen “Aramızdaki ilişki, Harun’un Musa’yla ilişkisi gibidir. Bir farkla ki, benden sonra peygamberlik yoktur” demişti. Musa peygamber, kardeşi Harun’u tıpkı kendisi gibi kabul edileceği yetkiyle İsrailoğullarına vekil olarak bırakmıştı. Şafii mezhebinin imamı İmam Şafii buna dayanarak “Peygamberimizin peygamberlik dışındaki bütün özellikleri Ali’de vardır” diyordu.

Sünni kabul edilen mezhep imamlarının Hz. Ali’nin diğer sahabelerle mukayese edilemez olduğunda hiç şüphesi yoktur. Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed b. Hanbel’in ilk hadis kaynakları arasında sayılan Müsned isimli eserindeki rivayetler, bir Şii kaynağındakinden farksızdır.

Mezhep imamları döneminden sonra kurumsallaşan Sünnilik, İslam’ın bilgi kaynakları bakımından giderek Hz. Ali ile diğer sahabeleri eşitleyen bir tutumu benimsedi. Bu kırılma, geç dönem Sünniliğini sarayın ürettiği din kültürüne yaklaştırdı. Eleştirel ulemadan yoksunluk Sünnilik içinde böyle bir damarın gelişmesine yolaçtı. Fakat herşeye karşın, siyasetin ve devletlerin işin içine karışmadığı yerlerde Şiilik ile Sünnilik arasındaki ihtilaflar entelektüel ihtilaf olarak kaldı ve toplumların birbirine düşmanlığına dönüşmedi. Geçen yüzyılda Sünnilik ve Şiiliğin seçkin âlimleri tarafından başlatılan “mezhepleri yakınlaştırma” faaliyet boyunca görüldü ki, aradaki fıkıh ve düşünce farklılıkları sanıldığından çok daha az.

Politik bir akım olarak Vahhabiliğin Sünnilik ile Şiilik arasında uzlaşmaz ve ancak çatışmayı besleyecek farklar bulunduğu yolundaki propagandası kasıtlıdır. Şiddet yanlısı ve kriminal vaka olarak selefiliğin kendini Sünni göstererek işlediği cinayetler de yine Sünnilik ve Şiiliği savaştırmayı amaçlıyor. Şiilik hiçbir zaman Hz. Ali veya oğullarının yaşadığı felaketleri Sünniliğin suçu olarak görmez. Sünnilik de Hz. Ali ve oğullarına yönelik zulüm ve cinayetlerde kendini suçlu hissetmez. Bu zulümleri zalim sultanların yaptığını bilir, onlarla arasına mesafe koyar.

Suriye krizinde bir kısım Sünni ulemanın, özellikle Türkiye’dekilerin Suriye’deki terörist faaliyetlere destek vermesi veya suskun kalması, selefi vahşetle arasına mesafe koymaması ve hatta Amerika’nın Suriye’ye saldırısını desteklemesi mezhebi farklılıkla ilgili değildir. Bu tür din adamları zaten tarih boyunca sarayın yanında olmuş, hak ve hakikatle ilgilenmemiş kapıkullarıydı. Çoluk çocuk demeden farklı inanç ve düşünceden Müslümanlar için katil fetvaları verenler yine bu tür mollalardı. Şimdi de terör faaliyetine karşı çıkıp sorunların barışçı yolla çözümü için çağrı yapacaklarına şiddeti, silahı, öldürmeyi destekliyorlar. Bu tür din esnafının istikbali yoktur. Kriz sona erdiğinde onların isimlerini bile hatırlamayacağız.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir