Skip to content

“COHA”

2006 sonlarıydı. Kalp krizi, kalbimin durması, acil ameliyat falan derken ölümden hayata geri gelmemden sonrası. O sıralar “fikritakip” isimli analiz-düşünce yazıları yayınlayan bir sitemiz vardı. İslamcılığın en kıdemlilerinden ünlü bir yazar bir gün dedi ki: “Geçen Ahmet’le (Davutoğlu) birlikteydik. Sana kızgın. Fotoğrafını sitede İsrail bayrağı içine koymuşsun. Kabe’de sana beddua etmiş. Ama kalp krizi geçirdiğini duyunca üzülmüş, pişman olmuş.” Muhteremin, bedduasının anında tesir gösterdiğine kesin olarak inandığını düşünmekte mahzur yok. Türkiye’yi soktuğu maceralardaki ağır ve vahim sektelere rağmen kesin inançlılığından zerre kaybetmediğine bakınca. Hem madem öylesine tesirli nefesi var, bunu keşke benim gibi bir garibana karşı değil de, Filistin’den başlayarak Müslümanlara zulmeden gavurlara karşı kullansaydı.

“İyi de” dedim, “Fotoğrafını İsrail bayrağı içine falan koymadım ki. Ayrıca fikritakip ‘high profile’ entelektüel seviyede düşünce ve analiz makaleleri yayınlıyor, öyle abur cubur işler yapmıyoruz. İsrail bayrağı içine fotoğraf türü işler zaten benim tarzım değil. Onu, kendi medyalarındaki sansasyoncu koflar yapıyor.”

Ahmet Davutoğlu’na yönelik tenkitlerim tamamen görüşleri ve politikalarıyla ilgiliydi. Hâlâ da öyle. Kişiliğine yönelik incitici hiçbir söz söylemem. Hem hanımdan tenbihliyim. Öğrencilik yıllarında onun kızkardeşiyle birlikte yurtta kalırken müşfik annesinin, ona öz kızı gibi muamele ettiğini minnetle yadeder. O hatırı gözetme ihtarı, Davutoğlu tenkidi yazarken tepemde dikilen zabit. Gerçi kimseye ölçüsüz, edebe mugayir ve günah olacak tenkitte bulunmam. Ölçüyü kaçıran tenkit yaptıysam, uyarıldığımda Allah’tan af, hak sahibinden helallik isterim. Ama bazı özel hukuklu durumlarda daha hassas davrandığımız oluyor.

AK Partililerin “hoca” nitelemesiyle baştacı ettikleri Davutoğlu’nun, “hâce”nin avamileşmiş hali “hoca” bile olmak bir yana, olsa olsa Arapçalaşmış biçimiyle “coha” olabileceğini ve Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu kişi sayılamayacağını düşünüyorum. Çünkü Gül ve Erdoğan’a danışmanlıkla başlayıp dışişleri bakanlığıyla devam eden ve nihayet başbakanlıkla noktalanan siyasi serüveni başarısızlık ansiklopedisi. Başarısızlıkla kalsa iyi. Hiç değilse kişisel kariyerinde olumsuz not olurdu. Türkiye’ye büyük zarar vermiş ve Türkiye’nin gücünü kullanarak bölgede ağır hasara yolaçmış maceracı ve kontrolsüz paradigması hepimize tarifsiz acılar yaşattı, yaşatıyor.

Recep Tayyip Erdoğan, Ağustos 2014’te cumhurbaşkanı seçilince yerine AK Parti’nin başına, dolayısıyla da başbakanlığa Ahmet Davutoğlu’nu atadı. 2005’ten bu yana onun fikriyatına eleştiriler yönelten biri olarak o vakit Erdoğan’ın ne vahim bir yanlış yaptığına ilişkin analizlerimi anlattım, yazdım, aktardım. Fakat belki de sandığımızın aksine, Erdoğan, “coha”yı başbakanlığa mahkum etmiştir. Yani yolaçılan bölgesel yıkımın fikir babası olarak bu durumu düzeltmeye, yahut en azından işin içinden sıyrılmaya hükümlüydü belki de. Bilmiyoruz. Ama şurası kesin ki, başbakanlığa atanan Davutoğlu, hem parti içinde, hem de seçmeni nezdinde bütün kredisini birbuçuk yılda tüketti. İzzetü ikbal ile ayrılmayı umduğu sahneden yaka paça indiriliyor.

Davutoğlu’nun AK Parti’nin içine soktuğu sekter komitacı üslubun başa büyük dertler açacağını 2005’ten bu yana çok yazdım. Aklı eren herkes uyarılarını yaptı. Medyada sıkıyönetim ilan edilene dek bunlar yazılıp söylenebiliyordu. Ben ta 2012 ortalarına kadar iktidara yakın medyada dahi mesela Suriye meselesi üzerinden bu politikayı eleştirebildim.

Yine “stratejik derinlik” doktrininin maliyet hesabını da erken vakitte çıkaranlardanım. Bilançonun Suriye, Filistin, Lübnan, İran ve Irak kalemlerine ilişkin analizlerim “AK Parti’nin Stra-Trajik Meseleleri” (birinci baskı Şehir Yayınları, 2005) kitabıma da girdi.

Davutoğlu, kendine has yeni-Osmanlıcılığıyla, Erdoğan’ın taktik Anglo-Saksonizm ve Europizmini ideolojileştirdi. Ortadoğu’nun alt sistemi üzerinde hegemoni kurma planına buradan şemsiye umdu. Ama işte kusursuz plan olamıyor. Hiçbir şey istediği gibi yürümedi, yolunda gitmedi, planladığı hiçbir hedefe ulaşamadı. İşler sarpasardıkça, durumu kurtarmak için telaşla üretilmiş yanlış seçeneklerle başka hatalar yaptı. Tam bir zincirleme reaksiyon. Füzyon. Neticede gelinen nokta Suriye’den Rusya’ya, Irak’tan İran’a, Lübnan’a, Libya, Mısır, hatta Yunanistan, Bulgaristan’a kadar, kriz yaşanmayan bir tek komşu ve bölge ülkesi kalmadı. Hepsiyle ara bozuk. Anadolu, Osmanlının yıkılışından bu yana böyle bir yalnızlaşma yaşamadı. Issızlığın orta yerindeyiz.

2011’de Suriye’de cephe açma manasına gelecek müdahil pozisyon ortaya çıkmadan önce kuşkulu ve şaibeli işlerin çevrildiği yer Lübnan’dı. Suudiler İsrail’le birlikte bölge ülkelerine tazyik yapıp teşvik yağdırarak Lübnan Hizbullahını etkisizleştirme planını uygulamaya koymuştu. Bush hükümetinin odaklandığı bir meseleydi bu ve Ankara’nın planda aktif rol alma hevesi bariz görünüyordu. Hesap kitap tutmayınca İsrail’in Lübnan’a saldırıp Hizbullah’ı tasfiye etmesi kararlaştırıldı. Sonuç, 33 günlük Temmuz savaşı. Hizbullah, Araplara berbat hissettiren Arap-İsrail savaşlarının rövanşını efsanevi İsrail ordusundan öyle bir aldı ki, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rice, “BOP zaten kötü bir fikirdi” diyecek hale geldi.

Hizbullah 2006 Temmuz savaşından muzaffer ayrılıp Lübnan’daki konumunu sabitleyince Suud-İsrail ekseninde Hizbullah’a karşı Saad Hariri’yi desteklemiş Ankara cascavlak ortada kalıverdi. Bununla kalınsa iyi, krizin kara kaplı defterleri açılmaya başladı. Mesela vukuatlardan biri şuydu: İsrail Lübnan’a hava saldırıları düzenlediği sırada bombalayarak öldürmek için casuslarıyla cirit atıp Lübnan’da Nasrallah’ı ararken, Gül’ün danışmanı Davutoğlu’nun, Araplarla bir sohbet sırasında Nasrallah’ın İran’ın Beyrut sefaretinde olduğunu söylediği, bu istihbaratın da anında İsrail’e iletildiği rivayet edildi. Türkiye’de devletin muhtelif kademelerinde dolaştığından bahsedilen bu rivayeti bana aktaran isim, eski içişleri bakanı Meral Akşener. O zamanlar kendisinin izniyle bunu yazmıştım. Nitekim dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, sosyal medyada bu fakirin gündeme getirmesi ve muhalif medyada mevzudan bahsedilmesiyle olsa gerek, gazeteciler sormamasına rağmen bu konuya girmiş ve “Siz sormadınız ama cevaplayayım, böyle bir bilgiyi ben vermedim” demişti.

Bu olaydan sonra bölge kaynaklarından yaptığım okumalar sırasında bir kulis bilgiye rastladım. Davutoğlu, önceden haber vermeksizin, Katarlıların heyetine karışıp Hizbullah’la görüşmeye korsan girmeye çalışmış. Hizbullah yöneticileri onu farkedince kapıda bekletip içeri almamışlar. Türkiye’nin diplomasi tarihinde utanç sayfasıdır.

Davutoğlu’nun, hariciye kariyeri boyunca ve başbakanlığında yanından hiç ayırmadığı Feridun Sinirlioğlu’nun Amerikalılara “İran çok tehlikeli. Yalnızlaştırılması lazım.” dediğinin Wikileaks’ten sızdığı zamanlar yani. Sinirlioğlu, Mavi Marmara vakasını çöpe atarak İsrail’le yeniden üst seviyede ilişki için gizli görüşmeler yapıyorken onu yanında tutan yine Davutoğlu’ydu. Mavi Marmara rantiyesi, bu durumdan hiç rahatsız olmadı. Sitem bile etmediler.

Hatırlayalım, Mavi Marmara’da katliam yaşanınca Davutoğlu “Yola çıkmayın uyarısında bulunmuştuk” deyiverdi. Devletin eline bakan sivil toplumcularsa dillerini yutup oturdular aşağıya. Oysa IHH başkanı iktidarla hiçbir temasları olmadığını söyler dururdu. Böylesine keskin yalanlanmaya itirazı olmadı. Davutoğlu’nun açıklamalarını gören İsrailliler “keşke Antalya’da alsaydık bunları” diye hayıflanmış bile olabilir.

Dışişleri Bakanıyken 2011’de NTV’ye verdiği röportajda “Lübnan’da somut olarak ne yapıyorsunuz?”sorusunu geçiştirip, Lübnan’da bir belediye başkanının “Yüz yıldır neredesiniz?” diyerek kendisini kucakladığını anlatmıştı Davutoğlu. İşi gücü menkıbe olan bir siyasetçiydi. Geride bıraktığı hatıra bundan ibaret olacak.

2011’de Suriye’de silahlı isyana destek olma kararıyla çıkış yapan felaket, Davutoğlu’nun “Amerikalılar Esad’ı bizsiz de devirecek, bari sonrası için oyun dışı kalmayalım” demesiyle başladı, buraya kadar geldi. IŞİD’i “öfkeli Sünniler” diye taltif eden Davutoğlu, buna mukabil “Şii mezhepçiliği şiddete yolaçıyor” bile diyebildi. Türkiye işte böyle böyle bölge haritasından dekupe oldu.

Sorun, Davutoğlu’nun çılgın fikirleri olmasında değil. İtidal çizgisinde kalması gereken devlet aygıtının gücüyle koskoca ülkeyi o çılgın fikirlerin peşine takmasında. Bunu ilk İttihatçılar yaptı ve devasa imparatorluğu çatır çatır çökerttiler. İkincisi, onların hayranı Davutoğlu oldu.

“Coha”nın döneminin sonuna geldik. Bu aynı zamanda, bir tür yeni İttihatçılık sayabileceğimiz sekter komitacılığın da sonu demek. Bunlardan yüz bulan radikal mezhepçilik de bundan böyle eskisi kadar cüretkar olamayacak. Gerçi Davutoğlu’nun hayal dünyası, geniş komplocu takdimle, sadece kendisiyle ilgili mevcut gelişmeyi AK Parti ve Türkiye’ye ameliyat gibi sunuyor ama nafile. Mesele yalnızca kendisiyle ilgili.

Şu sıralar öfkeli haykırışlar içinde Davutoğlu. Makamlara düşkün olmadığını söylerken bile kaşlar çatık, surat asık, bağırıp çağırıyor. Koltuk düşkünü olmayan birinin o koltuktan ayrılma ihtimaliyle bile gevşemesi, rahatlaması beklenir. Davutoğlu tam tersi davranıyor. Erdoğan’ın başkan olmak istediğini bildiğine göre, yerinde kalmaya böyle hırs yapması onu başkan yaptırmamayı kapsıyordu demek ki. Gül bile AK Parti’yi Erdoğan’ın elinden almaya yeltenmemişken Davutoğlu ve tilmizlerinin yürek yemişliği Suriye fiyaskosundan farksız.

Omuzlardaki kâtip melekleri şahit tutarak da kabarık sicilde eksiltme mümkün yol değil. Sormak lazım, 28 Şubat’a Milli Görüşçülerin canına okuyanların huzurunda coşkulu konferanslar verirken de iki omuzdaki katiple gurur duydu mu?

Erdoğan’ın atadığı Davutoğlu’nun o koltuktan kaldırılmasını AKP’nin iç krizi görmekle dışarıdan yorumlayanlar da aynı hatayı yapıyor. Bu konu AKP ile ilgili hiç değil oysa. AK Parti kurucularının dahi partide kalamadığı söylendiğinde AKP’nin her seçimde milletvekillerinin neredeyse %40’ını değiştiren bir parti olarak aslında başarısını itiraf etmiş oluyorlar.

AK Parti’nin Erdoğan demek olduğunu yoksayanlar biraz garip. Tam bir kendini kandırma vakası. Bu tuhaf bakışla Davutoğlu’nu hırpalamak da adil değil. Bulunduğu koltuğa onu AK Parti’nin sahibinin oturttuğu ve kendine ait bir dinamik olmadığı bilinmiyor mu?

Bir de Davutoğlu tilmizlerinin “fitne” diye ünlemesi, inlemesi var. Kendisi fitne olan figürlerin, “aramıza fitne sokmaya çalışıyorlar” diye haykırması galiba artık AKP’de iş görmeyen bir perdeleme yöntemi.

Suriye’nin eski Türkiye sefiri Nidal Kablan, batının Suriye krizini Erdoğan’ı tasfiye etmek için kullandığını söyledi. Çok anlattık: Erdoğan, Davutoğlu’nun etrafında kümeleşen mezhepçi radikallerin umurunda değil. Erdoğan’ı tasfiye etse de Suriye krizinin sürmesine abanıyor, İran ve Irak’la mümkünse savaşmayı arzu ediyorlar.

Mezhepçi radikaller bugüne kadar kendi karanlık ve kirli ajandaları için Erdoğan’ın güçlü iktidarını kullandı. Tabii ki Erdoğan’ın buna izin vermemesi gerektiği söylenebilir, o ayrı mevzu. Fakat kusurun kimde olduğunu tartışırken menfur emeli gözden kaçırmamak gerek. Nitekim belki bu yüzden, mesela Davutoğlu radikal ve marjinal grupları toplayıp Suriye aleyhinde sokağa dökme planı yaptığında Erdoğan hep AKP teşkilatlarını gösterilerden uzak tuttu.

Davutoğlu sonrasında AK Parti iktidarının başa sarıp sarmayacağını, Erdoğan’ın mevcut paradigmayı değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyoruz. Bu konuda abartılı temenni sahibi olmamız için umut ışığı yok. Fakat iç siyasetteki değişimleri emsal alıp Türkiye’yi mahveden dışpolitikada da değişim zamanı geldiğini söylemek mümkün olabilir.

Bakalım, izleyip göreceğiz.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir