Skip to content

Erdoğan’ın vesayeti değil, velayeti

AK Parti’nin %55.5, CHP’nin ise %25 oy aldığı İstanbul’un Ümraniye ilçesinde 19 Mayıs günü CHP’liler çarşıda “Türkiye laiktir laik kalacak” diye bağırıyormuş. Geçerken, içinde kızımın da olduğu başörtülü gruba seslenmişler: “Okuyun kızlar. Aydınlanın.”

Kızım, çift anadal (hukuk ve felsefe) mezunu. Hem lisansüstü eğitime, hem de hakimlik sınavına hazırlanıyor. Dedi ki: “İktidar olsalar iş bulamayacağımız, eğitim için harcadığımız onca emeğin boşa gideceği, bizi evde oturtacak olanların bize okumaktan bahsetmesini ironik bile bulamadım.”

Bu evsaftaki bir kadına, belki onun çeyreği kadar eğitim görmemiş birisinin “oku” tavsiyesi, hakikaten trajedinin komedisi. Eski laik zorbalık rejimi olsa o eğitimsiz şahıs, sırf laik olduğu için kendisinin üç misli fazla eğitimli insanların önüne geçebiliyordu.

Muhafazakar iktidarın politikalarına muhalefet ederken ne zaman dozu aşsam imam hatipli kızım, ilkokuldayken başörtülü öğretmeninin müfettiş geldiğinde kaçıp bir odaya kendini kilitlemesini, katsayı yüzünden düz lisede geçen kaçak göçek günlerini ve başka travmatik örnekleri hatırlatır bana. Böyle şeyleri çocukluğumda annemden işitirdim. Elif cüzünü elbisesinin içine saklayıp gizlice Kur’an öğrenmeye gittiği günleri anlatırken. 40 sene sonra benim çocuğum, babaannesinin başından geçen üzücü hadiseler olarak anlattıklarımı bizzat kendisi yaşadı. O hatırata dönüş ihtimali yasal, anayasal, müesses teminatla imkansız hale getirilmeden bu hafızanın unutulmasını beklemek beyhude.

Hoş, laiklik adlı İngiliz anahtarının yerini şimdi de muhafazakarlığın aldığını söyleyenler yok değil. Doğrudur. Geçmişteki laikliğin boşalttığı alanı dolduran muhafazakarlık, tıpkı laiklik aygıtı veya manivelası gibi iş görüyor. Haksız rekabetin tılsımı. Tek farkı, laik tarihimiz kadar vaka ve acı yaratabilmiş değil henüz. En azından laik insanlar, geçmişte dindarların gündelik hayatın orta yerinde yaşadığı sistematik baskı, ayrımcılık, aşağılanma ve dışlanmayla yüzyüze değiller.

Ama asıl tartışma, AKP’nin pirü pâk olup olmaması, bu iktidar sayesinde kendine vur patlasın hayat kurmuş hayasızların arsızlığı, ülke içinde ve dışında yaşanan/yaşatılan binbir hukuksuzluk falan üzerine değil. Asıl mevzu, AKP’yi vareden nesnel ve mücbir koşullar. Uzun süreli laik zorbalığın baskısından kurtulmuş büyük çoğunluğun bir kez daha o günlere dönmeme kararlılığı. Bunun hem siyaseti, hem sosyolojisi, hem iktisadiyatı, hem de entelijansiyası hayli kuvvetli.

Avrupa’da ayrımcılığa uğrayan Yahudi sermayesinin var olabilmek için muhtaç olduğu laiklik aygıtı, karşı taraf için de Yahudi sermayesini yoketmek veya baskı altına almak için kaldıraçtı. Türkiye’de ne zaman Koç veya TÜSİAD laiklik konusunda hassasiyet belirtse Avrupa tarihindeki bu enstantane gözümüzün önüne geliyor. 28 Şubat darbesi sırasında eli silahlı generallerin bu ayrımcılık-imtiyaz balansını müesses hale getirmek için sarfettiği çaba tüm canlılığıyla hatırımızda. Darbenin hedefe koyduğu Meral Akşener o günlerde haklı olarak başörtülü kızlara şu eylemi önermişti: “Saçınızı kazıtın, saçları MİGROS poşetine doldurup okula öyle gidin.”

Bu yıkıcı hatıranın bagajını hâlâ elden bırakmayan CHP’nin lideri, şimdilerde o günlere dönmek için kan revanlı haykırışlarla Erdoğan’a sesleniyor. Ama Erdoğan’a oy verenler, gerçekte o öfke patlamalarının hedefinin kendileri olduğunun farkında. O ürkütücü çıkışlar bu seçmen grubunu öyle irite ediyor ki, adeta oylar çelikleniyor. AKP’nin oy oranındaki istikrarlı yükselişin bir nedeni de bu. CHP liderinin seçimlerde halkın AKP’yi engelleyeceğini ağzına almayıp kan revan isyan konuşmalarına devam etmesi terörizm edebiyatı içinde sayılıyor artık.

CHP, bütün o cüretkar çıkışlar sırasında toplumun %75’inin kendisine oy vermediğini, yani benimsemeyip istemediğini unutmasa keşke. Ana muhalefet partisi, AKP’den geriye kalan %50 oyun ancak %24’ünü alabiliyor ve 10 seçimdir bu değişmiyor. Fakat bu durumu hiç sorgulamıyor. CHP lideri, Erdoğan’a, olabilecek en üst düzeyde ve galiz saydırıp suçluyor ama oyu yarım puan dahi artmıyorsa bunun sebebini hiç mi merak etmiyor? 14 senedir AKP’ye oy vermeyen %50 oy diliminden ancak %24’ünü ikna edebilen CHP lideri, o kan revan haykırışlarla sandıktan umut kestiğini mi anlatmaya çalışıyor acaba? Seçmenin cahilliği falan üzerine döktürülen akla zarar gerekçeleri hiç saymayalım. Aynı seçmen ilk seçimde AKP’den vazgeçse ne aydın bir seçmene sahip olduğumuzu söyleyeceklerdir. Nitekim Haziran 2015 seçiminde böyle yapılmadı mı? Bir seçim önce yerin dibine batırılan aynı seçmen, Haziran’da AKP’nin oyu düştüğünde pamuklara sarıldı, yedi kat göğe yüceltildi. Hulasa karşıtın asabı bozuk, davranışı bozuk, vücut kimyası bozuk. Ne yaptığını o da bilmiyor.

Yazar takımından da aynı yolun yolcusu isimler var. Marjinalleşmeden önce saygın gazeteci veya yazar olarak selamlanıyorken şimdilerde es vermeden isyan çağrıları yapıyorlar. Erdoğan’ın alaşağı olma ihtimali var diye neredeyse iç savaş patlak vermesinin yolunu özlemle gözlemenin rasat yerindeler. Sırf haklı çıkmak için kahredici bir sivil savaşta mümkünse onbinlerce insanın kırılmasını istemek nasıl bir delilik? Muhtemelen o sırada Paris’te falan olacaklar. Jöntürk kıraathanelerinde kahve yudumlarken yabancı ajansların Türkiye haberlerinden gelişmeleri izleyecek, geri dönmek için yıkımın tamamlanmasını bekleyecekler. Frankofon uluların Türkiye’ye Fransa tarihini yaşatma histerisinde saray basma, giyotin kurma, karşıtını kıtır kıtır doğrama aşamaları normal tabii ki. Bakiyesi umurlarında değil.

Siyasi azınlık, halkın seçtiği hükümeti ancak iç çatışma ve toplumsal çöküntüyle devirebileceğini ima ediyor. Eğer siyasi çoğunluk da bu emeli ancak vuruşarak bertaraf edebileceğine inanırsa vah memleketimize.

CHP ve diğer karşıtların marjinalleştiğinin kanıtı sürekli maraza çıkarmaları. Bunu tekrarladıkça dibe çökeceklerini öngörmek kehanet sayılmaz. Türkiye çoktan bu döngüye girdi bile. (Cumhur)başkanlık sistemine geçiş saati bu rezonansta işliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı mevcut anayasanın kısıtlarıyla zincire vurmaya çalışmanın sonuç vermediğini görüyoruz. Ne siyasi kampanyalar, ne yasal ikazlar, ne toplumsal uyarılar, ne “vesayet” konulu tahkirler iş görmüyor.

Bilhassa AKP’nin Erdoğan’ın vesayetine sıkıştığına ilişkin tahkir ve tezyif denemelerinden netice alınamıyor. Çünkü meselenin, eski zamanlarda yaşandığı gibi sivil yönetim üzerindeki askeri vesayete benzer yanı yok. Erdoğan’ın, kurucusu olduğu partiyle ilişkisi vesayet değil, velayet ilişkisi çünkü.

Kavramsal tedrisata isteksiz laik gayretsizlere olmasa da meraklısına anlatalım: Siyasetteki manası itibariyle vesayet, cevheri ve muhtevası farklı iki konumdan üstün olanın diğeri üzerindeki metazori gözetim hakkını ve ehliyetini ifade ediyor. Velayet ise cevheri bir, aynı kategorik özün tezahürü ikiden birinin bi-zâtihi, diğerinin li-zâtihi olma durumunu. Yani bi-zâtihi (özü itibariyle) varolan, li-zâtihi (görece) varolanın velisi. Aralarındaki ilişki velayet ilişkisi. Buradaki örnekte Erdoğan bi-zâtihi, AK Parti ise li-zâtihi varoluşu temsil ediyor. Seçmenin AKP’ye oy vermesi, Erdoğan’ın teminatıyla gerçekleşiyor. Erdoğan karşıtları, onun AKP ile ilişkisini eski sivil-asker ilişkisine benzetip vesayetten bahsettiğinde bu yüzden seçmenine nüfuz edemiyor, onu etkileyemiyor ve seçmen davranışını değiştiremiyor. Ayrıca Erdoğan karşıtları demokrasi isteseydi belki “AKP otoriterliği” ile demokrasi rekabetinden sözedilebilirdi. Lakin karşıt da otoriterlik peşinde olunca ahali doğal olarak aşina olduğu AKP’yi seçiyor.

AK Parti sözcüsü Ömer Çelik’in partinin yeni genel başkan adayını açıklarken yaptığı manifesto konuşması belki bu teorik temelden habersizdi ama sezgisel olarak velayet ilişkisini sabitleyen temaya sahipti. Bu yönüyle “lider” Erdoğan’la AKP mahalle teşkilat sorumlusu ve direğe bayrak asan arasındaki mesafeyi kaldıran deklarasyon yeni bir aşama anlamına geliyor. Karşıtlar, Erdoğan’ın “seçmenin tercihi” sıradanlığında kalması için çok çabaladı ama başaramadı Erdoğan’ın herhangi bir seçilen değil, lider olduğu gerçeğine karşı konulamıyor.

AKP sözcüsünün “asıl kahramanlar” bahsinde mahalle teşkilatlarını ve direklere bayrak asanları zikretmesi Erbakan’ın tarzı. Gömlek çıkarıp Milli Görüş’ün ideolojik taahhütlerinden vazgeçen fraksiyon olarak doğmuş AK Parti demek ki yine dönüşüyor. Parti yönetimi tartışma çıkarmak isteyenlere dönüp “O bizim liderimiz. Nokta” diyorken, karşıtların hâlâ “Erdoğan genel başkan seçimine bile müdahale etti” türküsü çığırması tabii ki bîçare deneme. Çaresizliğin bu denlisine Türkiye’nin siyasi tarihinde rastlanmış değil.

Davutoğlu taraftarları da vahim kavramsal hatayla Erdoğan’ın AKP ile bağını vesayet ilişkisiyle tarif etmeye yeltendi. Umutsuz geri döndürme çabasıyla sürece “andıç” diyen bile çıktı. Belki karşıtların bu yöndeki kampanyasına katılmanın halkla ilişkiler değerine güvendiler. Ama ellerine geçen, yabancılaşmadan başka bir şey olmadı. Partinin damarlarında dolaşan velayet serumu Davutoğlu ve taraftarlarını kanserli hücre gibi algıladı ve metabolizmadan attı.

Davutoğlu’nu Türkiye’nin sorunu yapan, tahayyülündeki gerçeklikten kopuk dünyayı gerçek dünyaya dayatmasıydı. Binali Yıldırım ise teknokrat. Çatık kaşlı haykırışlı kesin inançlılıktan sonra teskin edici tarzıyla Binali Yıldırım’ın başbakanlığı gerginliklere iyi gelebilir.

Davutoğlu, kocaman iğneli enjektör gibi, göreni irite ediyordu. Öyle anlaşılıyor ki Binali Yıldırım pasiflora etkisi yaratacak.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir