Skip to content

Furkan’ın kanlı gömleği

Washington’ın, Riyad’ı 11 Eylül saldırılarındaki rolünü kanıtlayan gizli belgeleri ifşa etmekle, Ankara’yı ise Rıza Zerrab dosyasını AK Parti iktidarıyla ilişkilendirmekle tehdit ettiği açık. Ortadoğu barışı dendiğinde eskiden Filistin-İsrail uzlaşması anlaşılırdı. Şimdi ilk akla gelen, Riyad-Ankara ittifakının bölge barışına oluşturduğu tehdidin bertaraf edilmesi oluyor. Yoksa daha dün Suriye’de hükümet devirme ameliyatında omuz omuza verilmiş batı başkentleri, neden durup dururken Ankara’ya dirsek çevirsin. Hatta onunla da yetinmeyip Türkiye’yi her bakımdan köşeye sıkıştırsın.

Esad’a hükümet darbesiyle üç ayda rejim değiştirmeyi umanlar eldekileri de yitirmenin hayal kırıklığı içinde. Ayrıca başarısızlığın yolaçtığı ağır aktüel sonuçların da ziyadesiyle farkındalar. Ankara uğradığı zararı telafi için geniş viraja girmeye niyetleniyor ama Suudilerle ittifakından da bir çırpıda vazgeçemiyor. Çünkü bu ittifakın dallanıp budaklandığı konu başlığı epey fazla. Hele ki Selman-Netanyahu kader birliğinin, İran’la nükleer anlaşmanın bölgesel barışa etkilerini engellemek için giriştiği sabotajlara iştirak ihtimali, tepemizde kara bulut.

Dolayısıyla şu günlerde sıkça işittiğimiz Ankara-Tel Aviv yakınlaşması, aslında Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi demek değil. Selman-Netanyahu kafadarların barışa balta vurma komplosuna Türkiye’yi bulaştırma seçeneği. Selman ve Netanyahu’nun, İran’la nükleer anlaşmanın bölgeye barış getirmemesi için canını dişine takmasından Türkiye herhangi bir menfaat elde edebilir mi? Asla.

Düşünün, Saddam’ın artığı baasçılarla birlikte Irak’ta tekfirci terör örgütlerinin onlarca eyleminin emrini verdiği mahkemece kanıtlanmış Tarık Haşimi İstanbul’da barınıyor. Haşimi, çoğunluğunu Sünnilerin oluşturduğu yargıç heyeti tarafından mahkum edilip hakkında kırmızı bülten çıkarılmış biri. Yani Türkiye, onlarca terör eyleminin talimatını vermekten mahkum olmuş faili kollama fotoğrafıyla köşeye sıkışmış halde. Terörden en çok şikayet ederken hem de. Haşimi’nin, Musul’un IŞİD’e teslim edilmesi komplosunda rol aldığı batı medyasında da, Ortadoğu medyasında da defalarca yazıldı.

Ankara, Suudilerin Yemen’deki katliamlarına, Bahreyn rejiminin demokrasi taleplerini kanla bastırmasına ağzını açıp tek kelime edemiyor. Suud rejiminin, hayli itibarlı ve tanınmış Şii dinadamı Şeyh Nimr’i uydurma bahaneyle idam etmesine bile “ülkenin iç işi” diyebildi. Örnek çok.

Bütün bu vakalar yüzünden Rusya’dan ABD’ye, Avrupa’dan İran, Irak ve Suriye’ye kadar bircok başkent Türkiye’yi barış karşıtı cephede konumlandırıyor. Oradan ayrılması için tam saha baskı uyguluyor. Ankara’nın şu anki tasviri, duvara dayanma hali. Belli ki Ankara’daki yetkililer şimdilik zaman satın almaya çalışıyor ve koşulların en uygun olduğu sırada Suudilerle ittifakı gevşetip etkisizleştirecekler. Lakin bu aşamaya geçmeye vakit kalıp kalmayacağı belli değil. Uluslararası toplumun terörle mücadele iradesine katılmanın zevahiri kurtarmak şeklinde algılandığı açık.

Türkiye’nin özellikle Suriye ile bağlantılı olarak uluslararası toplumun terörle mücadele iradesine katılması inandırıcı bulunmasa da kaçınılmaz sonuçlar doğurdu. Mesela Ankara, bu kapsamda BM onaylı terörist listesini uygulamaya sokmak zorunda kaldı. Listede Suriye İhvanından isimler de, Hamasçılar da, IHH yöneticileri de vardı. IHH’nın 20 yıldır başkanlık koltuğundaki gedikli yöneticisi, “Bürokrat hatası, düzeltilecek” diyerek kendisine bu suçlamayı kondurmamakla birlikte kardeş STK’ları yanına alıp basın toplantısı düzenlemeyi de ihmal etmedi. Basın toplantısı, Davutoğlu’nun çevresinde toplaşmış grupçukların Erdoğan’a uyarısıydı tabii ki. Aynı grupçuklar 29 Mayıs 2016 günü de İstanbul’da İstiklal caddesinde “biz kaç kişiyiz” tadında Filistin konulu yürüyüş yaptı. 2011’de Mavi Marmara’nın dümenini Suriye’ye kırdıktan bu yana, beş senedir Gazze akıllarının ucundan geçmeyenlerin bu hamlesi, “cumhuriyet mitingi” ruhuyla Erdoğan’a karşı bir tür dikkat çekme işiydi. Davutoğlu sonrasında tasfiye ve hesap sormanın nerelere varacağını kestiremeyenlerin telaş hali yani.

Tekfirci terörizmin Suriye’ye saldırısında Türkiye’den kimlerin rol ve yer aldığı konusunda Ankara’nın çok uzun olmayan bir vadede bağırsak temizlemek zorunda kalacağına hiç kuşku yok. Bu mecburiyet de Erdoğan’ın omuzlarında olacak. Keza Mavi Marmara dosyası da öylece kapatılacak gibi gözükmüyor. Mavi Marmara gemisinde heyecanına hakim olamayan insanların ağır silahlı İsrail komandolarının karşısına çıkarılıp bile göre katledilmelerine sebep olunmasının mahkemeye taşınacağı besbelli. İsrail askerleri gemiye baskın yaptığında televizyonda canlı yayında panik halinde “Hani bize dokunulmayacaktı, söz verilmişti” diye bağıran IHH’nın başı o sözü kimden aldığını ya mahkemede ya da şartlar sıkıştırdığında mahkemeye de kalmadan açıklayacaktır. Nitekim bir iki sene önce Aydınlık gazetesinden röportaj talebinde bulunarak bazı konularda kendisi konuşmak istemedi mi? Şu günlerde “Mavi Marmara’yla Gazze’ye gitmeyi Erbakan hoca tavsiye etti” deyip cevap hakkı olmayan rahmetli Erbakan’ın adını kullanmak da çare ve çözüm değil. Yahut Erbakan’ın tartışmasız meşruiyetiyle duş alıp aklanıp paklanmak da.

Mavi Marmara’da İsraillilerin 10 Türkiye vatandaşını katletmesinin tüm günahını Tel Aviv’e yıkıp dosyanın kapatılması hakkaniyete uygun değil. Onları şehitlikle taltif etme edebiyatının o kadar köpürtülmesinin aslında meselenin örtbas edilmesiyle alakalı olduğunu ortalama zekanın altındakiler bile anlayabilir. Allah katındaki makamlarının, o insanların öldürülmesine hangi kusurun yolaçtığı soruşturmasının karşısına neden çıkarıldığını soranlar haklı. Silahsız gencecik Furkan’ın, ağır teçhizatlı İsrail komandosu tarafından alnının ortasından vurulmasıyla sonuçlanan maceranın hesabı kimseye sorulmayacak mı? Aslında bu maceranın hesabını vermesi gerekirken Furkan’ın kanını bayraklaştırıp muhtelif promosyonlara malzeme yapanlar hicap duymadan ortada dolaşacak mı?

2011 kavşağında Suriye’de hükümet darbesi tertibi ve Arap baharı aldatmacasının turnusol testinde maskeleri düşen siyaseten ve itikaden müflis çıkar gruplarının Furkan’ın kanlı gömleğini tepe tepe kullanmasının sonuçları tabii ki olacak. Olmalı da.

Mavi Marmara’da hayatını kaybeden “en genç şehid” ünvanlı Furkan Doğan’ın kanlı gömleği hâlâ Mavi Marmara rantiyesinin en kârlı ürünü. Fakat “İslami hareketin öncüsü” diye tanıtılan birisinin o gömleği yalan dolanla dolu bir kitaba dönüştürmesi tam tüy dikmiş olmalı ki, Doğan ailesi resmi tebligatla bu sahtekarlığın durdurulmasını istedi. Tebligatta şöyle deniyor:

Sayın muhatap, “Mavi Kırmızı, Bir Şehide Şahitliğim” isimli kitabınızda (…) uydurma hikayeler anlatmaktasınız. Adı geçen kitap baskıya verilmeden önce taslak olarak müvekkilimin ailesine (…) gönderilmiş, müvekkilimin ailesi taslağı inceledikten sonra sizinle irtibata geçerek kitapta hikayesi anlatılan evlatları Furkan Doğan’a dair anıların ya tamamen gerçek dışı, ya abartılmış, ya kendinizi övme vesilesi kılınmış, ya da Furkan Doğan’ın arkadaşlarını tahkir eder nitelikte olduğu vb. gerekçelerle bu kitabı basmamanız gerektiği uygun bir lisanla tarafınıza iletilmiştir. (…) söz verildiği halde sözünüzde durmayarak kitabın basımını yaptığınızı müvekkillerim öğrenmiştir. (…) Kitaplar basıldıktan sonra da (…) kitapların dağıtımının yapılmayacağı konusunda söz vermiş ama bir kez daha sözünüzde durmamıştınız. Furkan Doğan’ın hayatına dair kitapta işlenen uydurma ve çarpıtma hikayeleri Türkiye’nin ve dünyanın birçok şehrinde (…) anlatmaya devam ediyorsunuz.

Selefi muhafazakarlığın sefaletinin örneklerinden biri bu. Selefi temellere oturan ve muhafazakar iktidarın gücünden nemalanan siyasal Sünniliğin kişi ve gruplarının neden Türkiye’de hayra vesile olamadığını güç, iktidar, şöhret, makam mevki hırsıyla yolaçtıkları fenalıklarda aramak gerek. Dünya savaşında girişilen maceralarda yaşanan bozgunla Anadolu’ya sıkışma faciasını bu memlekete ikinci kez yaşatan stratejik derinliğin diyalektik idealizmine mürit grupçuklar bunlar. Türkiye’yi bölgede ve dünyada, İslam’ı da Türkiye’de “mehcur” bırakmaktan mesuller. Tıpkı Peygamber’in feryadında geçtiği gibi: “Allahım, kavmim bu Kur’an’ı mehcur/terkedilmiş hale getirdi.” (Furkan suresi 30. ayet)

Genç Furkan’ın kanının başka amaçlar için kullanılması tipik bir “Osman’ın kanlı gömleği” vakası. Üçüncü halife Osman b. Affan, ayaklanma sonucu öldürüldüğünde Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye’nin, Müminlerin Emiri Ali’ye karşı iç savaş girişimini meşrulaştırmak için Şam’da sergilediği kanlı gömlek.

“Osman’ın kanlı gömleği” işte böyle bir politik kültür. Mavi Marmara’da İsrail komandolarının silahsız ve savunmasız gencecik Furkan’ı acımasızca katletmesinden sorumluluk hissedip hesap vermesi gerekenlerin Furkan’ın kanlı gömleğini propaganda için kullanması nasıl bir kültürel kirlilikle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Şan şöhret için tevessül etmedik yöntem ve yapmadık iş bırakmayan nicesi var. Mesela Mavi Marmara’da durduğu yerde bacağını incitmiş, ortada Bedir gazisi gibi dolananlar mı istersin, gemiye bindi diye tüm hakikatlerin kendisine ayan olduğunu sananlar mı, onları böyle görenler mi. Neler neler. Gemiye binmiş olmayı âlim, stratejist, uzman, lider, önder, herşey olmak için yeterli gören bir kültürel çoraklık muhafazakarınki. En sıradan, en cahil, en kaba saba olanı dahi sırf gemiye binmiş olma imtiyazıyla şehir şehir gezdirilip çoluk çocuğa hitap ettiriliyor. Zifiri karanlık bir cehalet, şuursuzluk, akıl sır ermez fetret ahvali.

Bu diyarda pazu akıldan üstündür. Menkıbe ilmi döver. Yalan hakikati piyasadan kovar. Bedevilik medeniyeti gömer. Hileli terazi, bilhassa Selefi İhvancı muhafazakar muhitte baştacıdır. Tekfirci terörizmin muhibbi Selefi İhvancılığın neşvü nema bulmasına en münbit toksik toprağı ve en elverişli zehirli atmosferi sağlayan da muhafazakar iktidar.

Bir yalan tezvirata kanıp 2006’da Kabe’nin dibinde bu fakire beddua eden, kalp krizi geçirmemi de bedduasının tutmasına bağlayan Davutoğlu’nun müritleri. Madem nefesi o kadar kuvvetliydi, beddua silahının namlusunu neden benim gibi gariban bir mümine doğrultup da İslam düşmanı zalimlerden esirgediğini sormaya yeltensek, nafile. Stratejik derinlikçi aklın Ortadoğu sahasında icra ettiği dışpolitika zaten bundan ibaret değil mi? Hedef aldıkları sadece Müslümanlar. Düşmanlık eden gavurlarla bir sorunu yok. Müslümanlarla hesaplaşırken bile adını “aslında batılılarla hesaplaşıyoruz” koyan bir mankurtluk numunesi.

Furkan’ın kanlı gömleğini bayraklaştıranlar muhasebe ve muhakeme edilmekten kurtulamamalı. Mavi Marmara’yı tam teçhizatlı İsrailli komandoların üzerine gönderen kimlerdi? Neden tüm uyarılara rağmen savunmasız insanları ölümün gözbebeğine sürdüler? Yetmezmiş gibi ellerine geçirdiklerini silahlı askerlere fırlatıp veya onları yakalamaya falan çalışarak çatışma bahanesi verdiler?

1981’de suikastle katledilen İran cumhurbaşkanı Ali Recai’nin eşine ait Rajanews internet sitesi Erdoğan’a hitaben “Bahane yaratıp Suriye’ye savaş ilan edeceğine Mavi Marmara’nın hesabını sor” demişti. Sene 2012. (http://rajanews.com/detail.asp?id=139548) Hem İsrail’den, hem de Mavi Marmara’yı ölümün üzerine sürenlerden hesap sorulmalı. Bilhassa da hicap duymaksızın Furkan’ın kanlı gömleğini ve diğer şehitlerin anısını tepe tepe kullananlardan.

Cevapsız ne çok soru var oysa:

İsrail’le anlaşınca yerel mahkemenin Mavi Marmara davasına bakma yetkisinin kalkacağını Haaretz 2013’te yazmıştı (http://www.haaretz.com/news/diplomacy-defense/top-turkish-delegation-coming-to-israel-for-flotilla-compensation-talks.premium-1.519330). Neden IHH ve çevresindeki gurupçuklar o vakitler coşmayıp Filistin yürüyüşleri düzenlemedi?

Davutoğlu’nun sırdaşı Feridun Sinirlioğlu ta 2013’te “Mavi Marmara mağdurları istemese de İsraille anlaşacakları”nı söylediğinde Mavi Marmara rantiyesinden neden tek kelime çıkmadı? Mavi Marmara’ya katılanlar neden çelişmeyen öyküler anlatma çabasındaydı? Gördükleri, bildikleri hiçbir tuhaflığı neden anlatmadılar? Kim tenbihledi?

Eski İsrail büyükelçisi Oğuz Çelikkol, Mübarek’in ajanının Mavi Marmara’yı faciaya sürüklediğini iddia etmişti. Neden takip edilmedi?

Mavi Marmara katliamı vuku bulduğunda nedense hükümetten sadece Davutoğlu, alelacele “Onlara gitmeyin demiştik” çıkışı yaptı. IHH’nın 20 yıllık gedikli başkanı, “Hükümetten kimse bize tavsiyede bulunmadı” demişken Davutoğlu’nun bu beyanından sonra neden derin sessizliğe gömüldü?

Türkiye er ya da geç Mavi Marmara vakasının muhasebesini yapacak. Belki IHH’nın başına kayyım atandığını bile görürüz. Karanlıkta öyle çok şey var ki çünkü.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir