Skip to content

Hazret-i Hüseyin’in şehadetine tereddütsüz yanmamıza mani nedir?

Peygamber evinde, vahye şahit olarak büyümüş Hüseyin’in Irak’ın kızgın güneşinin altında, susuzluğa mahkum edilerek katledilmesinin yıldönümü bir kez daha.

Tarih bu büyük acıyı pekçok şekilde kayda geçti. Râviler, Kerbela’da yaşanan faciayı en ince ayrıntılarına kadar anlattılar. Bu sayede, azgın Yezid ordusu karşısında Allah’ın dinini ve Rasulullah’ın (sav) sünnetini korumak için cesurca kendilerini feda eden kahramanların mücadelesini kare kare zihnimizde canlandırabiliyoruz.

Herşeyi biliyor olmak acımızı arttırıyor aslında. Ama aynı zamanda böyle bir zulmün nasıl işlenebildiğinden ibretler de çıkarıyoruz.

O ayrıntılar sayesindedir ki, Hüseyin’e kıyan ellerin, onun secdeye giden Peygamber’in sırtındaki halini bilerek bu cinayeti işlediklerini görüyoruz.

Vahiy evinde, Allah’ın elçisinin elinde ilahi terbiye ile süslendiğini, yürümeyi öğrenirken de, çocukluğunda da vahyin nuru ile önünün aydınlandığını bile bile Hüseyin’in üzerine sürdüler zulümlerini.

Bu vahşi katliamı nasıl yapabildiler?

Cinnet mi geçirmişlerdi acaba; akılları başlarından mı gitmişti, dimağları mı uyuşmuştu? Gözlerine perde mi inmişti, kalpleri katılaşmış, hatta taşlaşmış mıydı?

Şam’da Benu Umeyye camiinin içinde Hüseyin’in mübarek başının teşhir edildiği oyuğun önünde şaşkınlık içinde geçirdiğim uzun dakikalar boyunca bunu düşündüm:

Peygamberimizin üzerine titrediği, eğitimini bizzat üstlendiği, Ali ve Fatıma’nın oğlu, Rasulullah efendimizin “Eti etim, kanı kanımdır” dediği Hüseyin bu. İşte onun mübarek başını kesip bu oyuğa yerleştirmişler ve teşhir etmişler!

Bu nasıl olabilir? Hangi insafsızlık, hangi vicdansızlık, hangi zalimlik, hangi inkar bunu yapabilir?

Peygamberi görmüş, onun çevresinde bulunmuş, sözlerini dinlemiş birinin oğlu, zalim Yezid, böyle büyük bir cinayeti Müslümanların gözlerinin içine bakarak nasıl işleyebildi? Bu caniliği yaptıktan sonra elini kolunu sallayarak nasıl Müslümanların arasında dolaşabildi?

Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Bu nasıl bir donup kalma halidir?

Bu nasıl devam eden bir kalakalmadır ki, Hüseyin’in acısına ilk günkü gibi yananların ancak Şiiler, Aleviler olabileceğine, Sünnilerin ise bu acıyı aynı şekilde hissetmeyeceğine ikna etti bizi?

Bizim için Hüseyin’in katli neden derinden hissettiğimiz ve bunu her bakımdan dışa vurmamız gereken bir acı değil?

Hüseyin’in vahşice katledildiğini bildiğimiz halde neden hayatımız normal akışında devam edebiliyor?

Biz Sünniler, Hüseyin’in katledilmesine üzülüyoruz ama bu üzüntümüzü neden tarihi bir tartışmayı akıldan çıkarmayarak yapmak zorunda kalıyoruz?

Aşura gününün arifesinde Cuma namazında vaiz ikaz ediyor bizi: “Ehl-i Beyt’i tabii ki çok seviyoruz ve Hz. Hüseyin’in şehid edilmesine elbette üzülüyoruz. Fakat aman kardeşlerim, sahabeye dil uzatmayalım. Maazallah Kur’an’la çelişir ve ahiretimizi berbat ederiz.”

Hüseyin’in ve kahraman yârânının susuz bırakıldığı, acımasızca katledildiği, çocukların, kadınların zulmün en ağırına maruz bırakıldığı, tertemiz ve asil Ehl-i Beyt hanımlarının hakaretlerle esir edildiği, saygısızca oradan oraya sürüklendiği, mazlum Hüseyin’in mübarek başının kesildiği bir günden bahsediyoruz, ne tarih tartışması!

Biz Sünniler, Hüseyin için gözyaşı dökerken mutlaka bir “ama” ekleyip şerh düşmek zorunda mıyız? Nedir hasbi bir acı çekmenin manisi?

Hüseyin’in, Allah’ın dinini ve dedesinin sünnetini korumak için başını feda etmesinden çıkacak manayı alıp başımızın üzerine koymaya engel nedir?

Tereddütsüz matem tutmayı yüreğimizden söküp almayı başaran nedir, hangi din anlayışıdır?

Peygamber’e düşmanlıkta ön safta yeralmış, Ali’ye düşmanlıkta aynı yeri korumuş, Hüseyin’i katlederken aslında gecikmeli de olsa Peygamber’i katletmiş Emevi ailesinin din anlayışı mı bizi bu hale getiren?

Peygamberimizin, “Hüseyin benden, ben de Hüseyin’denim” çağrısına “Amenna, Hüseyin bizden, biz de Hüseyin’deniz” karşılığı vermedikçe, Peygamber ailesinin güzide evladı, Yüce Rasul’ün canparesi Hüseyin’in mübarek başını iğrençlik içinde elindeki sopayla taciz eden Yezid’in gölgesinden çıkamayacağız. O gölgede kaldığımız sürece de Hüseyin’e ağlarken bile tarihi ihtilaflara dikkat etme riyakârlığını göstereceğiz.

Üzerimize ölü toprağı seren Benu Umeyye’nin din anlayışından, İmam Hüseyin’in şiarıyla silkinelim ve haykıralım: Zillete boyun eğene yazıklar olsun!

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir