Skip to content

Kelâm-ı ilahîyi özlemek

Tahran Üniversitesi’nde İslam felsefesi ve tasavvuf hocası olan Prof. Dr. Seyyid Yahya Yesribi, tercümesini bu fakirin yaptığı “Felsefei- İrfan (İrfan Felsefesi-İnsan Yayınları)” isimli kitabında Ebu Nasr Serrac Tusî’nin (vefatı 988) meşhur eseri el-Lum’e’den şöyle bir alıntı yapar:

Semanın şiir ve kasideleri seçmesinin sebebi onun Kur’an’a olan şiddetli saygısıdır. Kur’an ve insanın rabıtası “hukuk” rabıtasıdır. Bu şiirler ve güzel seslerin insanın kalbiyle ilişkisi ise lezzet ve haz ilişkisidir. Gönüllerin bu şiirlere ve musiki seslerine tahammül gücü Kur’an’a olandan daha fazladır. Çünkü yaratılmışların kelam ve eserleri, yaratılmışlara, yaratanın kelamından daha münasiptir. İnsan Kur’an hakikatleri karşısında istikrarını kaybeder ve hareket etmekten geri durur. Bu nedenle, beşeri sıfat yerinde durduğu müddetçe yürek hoplatan bu sesler ve tesir bırakan bu nağmeler ile daha fazla ferahlama hasıl olacaktır. Nitekim bir kısım ulema Kur’an kıraatını, ferahlatan seslerle yapmayı mekruh ve nahoş görmüştür. Ama yine de bir kısmı ise insanların kalbini kazanmak için Kur’an’ı hoş seslerle okumaya cevaz vermektedir. Çünkü insanlar eğer kalben huzur bulur, iç dünyalarını temizleyip nefislerini terbiye eder ve beşeri tabiatlarından kurtulurlarsa artık Kur’an’ın ahenkle, hoş seslerle ve iç kıpırdatan makamlarla okunmasına ne ihtiyaç kalır ki. (Kitabul-Lum’e, s. 356-357)

Bunun üzerine Seyyid Yahya Yesribi şu yorumu yapar:

Çokça dinlendiği ve kıraatı hep tekrarlandığı için zaman içinde Kur’an ayetlerinin kalplerdeki etkisi azalabilir. Tabii ki şiirlerin de böyle bir özelliği var. Ama şiirler belli sayıda değildirler ve halkın hiç işitmediği ya da az dinlediği yeni şiirler daima bulunabilir. Fakat Kur’an ayetlerine herhangi bir şey eklenemez. O halde elimizde olanı hep tekrar etmek zorundayız. Ebubekir, müminlerin Kur’an ayetlerini dinlemenin etkisiyle ağladıklarını gördüğünde derdi ki: “Biz de sizin gibiydik. Ama kalplerimiz katılaştı.” Burada kalbin katılaşması ve Kur’an ayetlerinden az etkilenir hale gelmesi, tekrar ve alışkanlıktandır. Yoksa imana bakılacak olsa Ebubekir onlardan daha az imanlı ve daha katı kalpli biri asla değildi. İşte bu sebeple Ömer, insanları çok fazla ve tekrar tekrar tavaf yapmaktan menederdi ki sakın ola bu amel alışkanlığa dönüşmesin ve bu yüzden de onun hakettiği yüceltmeyi kaybetmesinler. (Felsefei- İrfan, Dr. Yahya Yesribi, s. 304)

Türkiye’de dindarların muhafazakarlaşmasından şikayet ederken esas itibariyle bakılması gereken değişim, dinin simgeler ve alışkanlıklardan ibaret davranışlar haline gelmiş olmasıdır. Bu hale gelen dinî anlayış ve dinî hayat, kişinin dünya görüşü olmaktan çıkar, başka pek çok etkenle birlikte onun hayatını renklendiren folklorik bir meseleye dönüşür. Muhafazakarlaşma, İslam’ı hayatımızın ekseni olmaktan çıkarır, tamamlayıcı ve yan faktörlerden biri suretine büründürür.

Dinin ve dinî davranışın alışkanlık veya meslek haline gelmesine direnen Müslüman zihin, aslında kendi varoluş felsefesinde sapasağlam durmaya azimle bağlı kalmak için çabalıyor demektir. Eğer kalpler kelâm-ı ilahîyi özlemiyorsa din alışkanlığa dönüşmüş ve dindar muhafazakarlaşmıştır. Bu nedenledir ki Türkiye’de dindarlığın değil, muhafazakarlığın yaygınlaştığından sözedilmeli.

Ömer b. Hattab’ın, alışkanlık haline gelir diye insanları çokça tavaf yapmaktan menettiği söylenir. Kuşkusuz kelâm-ı ilahi ve dini hayat özlensin diye ondan bir süreliğine de olsa kopmayı önerecek değiliz. Ama Allah’ın diniyle olan bağ, müminin bu dini meslekleştirmesine ve alışkanlıklarından biri yapmasına yolaçmamalı.

Kelâm-ı ilahiyi özlemek ve dinî hayatın alışkanlık haline gelmesini önlemenin birinci yolu, din büyüklerinin, tasavvuf erbabının ve marifet abidelerinin tavsiyesine göre, ibadetlerin tümünü her defasında ilk kez yapıyormuş gibi icra etmektir. Din eğer hayatımızın içindeki ritüel, simge ve formel kalıplardan biri olmazsa bu tavsiyeyi gerçekleştirmek mümkün. Marifet ustaları der ki, sözgelimi namaza duracakken eğer zihinsel uğraşının ekseninde bir başka iş var da namaz aradan çıkarılacak şey olacaksa o an namaz kılınmamalı, namazın zihinsel meşguliyetin eksenine oturması için bir süre beklenmelidir. Oysa dünyevileşmiş bir muhafazakar için (eğer kılıyorsa) namaz, “Allah’a olan borç”tur ve herhangi bir şekilde ödenmelidir. Şekil şartı ve sureti yerine geldiğinde amaç da hasıl olmuş demektir. Fakat irfandan nasibi olan dindar için namaz miraçtır, mele-i a’lâ’ya yücelmenin mecrası ve zeminidir. Şekil şarta uyduğu, sureti yerine geldiğinde namaz gerçekleşmiş sayılmaz.

Muhafazakar çevrelerde dinî kavramların ticaret piyasasının kavramlarıyla komikleştirilmesi (filan kandilde inanılmaz günah indirim fırsatları, filan sevaba yüzde şu kadar bonus vs.) vehameti tarif ediyor. Bazı gün ve gecelerde SMS yoluyla sirayet eden bu şaklanbanlığın sahipleri stand-up gösterilerin çakması vaazlarda bunları öğreniyor.

Muhafazakarın dünyasında din, diğer birçok şeyle birlikte kimlik oluşturan bileşenlerden sadece bir tanesi. Diğer bileşenlere eşit, eşdeğer, aynı hizada ve ortak katkı payıyla varolabilen bir öğe. Ama irfandan nasibi olan dindarın dünyasında din, yani Allah’ın hükmü, başka hiçbir öğeyle karşılaştıralamayacak hiyerarşik üstünlüğe sahip. Dindar, hayatının ancak İslam’la anlam kazandığına inanan kişidir. O nedenle din, kimlikten çok fazla bir şeydir, kimliğin öğelerinden biri ise hiç değildir.

Muhafazakarın, kişisel hayatını neden moda trendlere ve sosyal ortam neyi gerektiriyorsa ona göre ayarladığının, neden dinin temel ilke ve hikmetlerine göre davranamadığının başka izahı var mı? Mesela zengin muhafazakar neden zenginliğini Ebubekir gibi değil de Ebu Süfyan gibi sergiliyor? Neden kölelikten kurtarılan Habeşli Bilal gibi yaşamaya isteksiz? Yoksul Habeşli Bilal kurtulsun diye servet harcamaya hazır, ama onun gibi mütevazi yaşamayla yüzleştiğinde suratı ekşiyor. Muhafazakar, neden zenginliğin suç mu olduğu sorusunu sorup zenginliğini bireysel yaşantısında teşhir etme suçunu meşrulaştırıyor? Çünkü muhafazakarın dünyasında din, kimliği oluşturan öğelerden sadece bir tanesi ve alışkanlıklardan ibaret. Namaz alışkanlığı, başörtüsü alışkanlığı, Kur’an okuma alışkanlığı, kandillerde özel etkinlik alışkanlığı, oruç alışkanlığı vs.

Muhafazakarlaşmanın yaygınlaştığı ve moda davranış haline geldiği bir sırada dindarlık, tıpkı tasavvufun ortaya çıktığı koşulların manasına doğru yol alıyor. O nedenle Türkiye’nin bundan sonraki tartışmasının Müslümanlık-laiklik (veya modernlik) değil, muhafazakarlık-dindarlık, dine karşı din, Nebevi İslam-Emevi İslam gibi başlıklar altında cereyan edeceğini söyleyip duruyoruz.

Oluşan veya oluşmakta olan Müslüman oligarşi gözümüzü boyamamalı ve bu iklimi, laik zorbalıkla karşılaştırdığımızda iyi bir şey sanmamalıyız. İslam, Hz. Peygamber’in vefatından sadece 30 sene sonra “ısırgan meliklik”e dönüşebildiyse ve bütün bu gelişmeler yaşanırken sahabe nesli, durumu neredeyse şirk dönemi ile karşılaştırmışsa (meşhur fakih ve müfessir sahabe Enes b. Malik, Emevi saltanatında camiye gitmeyi reddetmişti mesela) şimdiki muhafazakarlaşmanın ve Müslüman oligarşinin laik zorbalık karşısında ehven bulunmasını haklı gösterecek hiçbir nedenimiz yoktur.

İslam’a göre nicel çokluk hiçbir şeydir (“pek azı anlar”, “çoğu anlamaz” türünden ayetleri yeniden okumakta fayda var.) Muhafazakarlık, nicel çoklukla fazlasıyla ilgili bir dini anlayıştır. Nitel derinlik muhafazakarın dünyasında yoktur. O nedenle mesela dünyanın muhtelif yerlerinde ne çok sayıda insanın Müslüman olduğuna ilişkin haberleri hep Muhafazakarlardan işitiriz. Kilisenin yöntemiyle hareket eden muhafazakara göre İslam’ın nicel çokluğu, nitel derinleşmesinden çok daha anlamlıdır. Muhafazakar yüzeyseldir çünkü ve yüzeysellik onun dini anlamadaki yöntemidir. Bu yüzden Selefilik, Vahhabilik, hatta bunların terör örgütleriyle kolayca duygusal bağ kurabildi. Ayetlerin anlamı, hikmeti ve mesajından ziyade melodisi ve uyandırdığı heyecan daha önemlidir ona göre.

Dindar mümin, içine kaçmış muhafazakarlıkla mücadele etmeli. Onun hiç ummadık anda ve hiç beklenmedik yerden başını çıkarmasını önlemek için yapılacak şey, dinde derinleşmek, manaya yoğunlaşmak ve İslam’ı ilk gününden başlayarak asr-ı saadet boyunca bir bütün olarak kabul etmektir. Dinin tarihsel sosyal tecrübesi boyunca oradan buradan seçip ayıklanarak oluşturulmuş lego din anlayışının, İslam’ın Hz. Peygamber’in hayatında yaşanmış kesintisiz şekline uyup uymadığını anlamak sanıldığı kadar zor değildir. İlk mektep seviyesindeki bir İslam tarihi metnini okumak veya Kur’an’ın bütününe bakmak bile bu konudaki kafa karışıklığını hemen giderecektir.

Mübarek Üç Ayları ve yaklaşan Ramazan’ı, önce kendi iç dünyamızda Emevi İslam’a karşı Nebevi İslam’ı üstün kılmak ve muhafazakarlaşmaktan arınıp dindarlaşmak için kaçırılmaz fırsat saymalıyız. Dış dünyada yapılacaklar için bu donanıma muhtacız çünkü.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir