Skip to content

Mezhebim ne mi?

Mezhebimin ne olduğunu, Şii olup olmadığımı soran dostlara usüle dayalı bilgi notu:

Müesses ve tarihsel mezhep algısıyla sorulan soruya o klişeye bağlı kalarak cevap vermek zorunda olmadığımız için açıklamayı şu şekilde yapmam daha doğru: Rahmetli babamdan küçük bir çocukken dinlediğim hikaye, menkıbe ve olayların tek kahramanı İmam Ali’ydi. Rahmetli annemin de adı olan Fatıma annemizden başkasını işittiğimi hatırlamıyorum. Hasan ve Hüseyin de bu fotoğrafın ayrılmaz parçasıydı.

Başlarında Hz. Peygamber, çevresinde bu isimlerden oluşan bir tasvir ümmi babamın yüreğinden çıkagelirdi. Uzun yıllar sonra 1982’de, İran İslam devriminin lideri merhum İmam Humeyni’nin sözleriyle karşılaştığımda hiç yabancısı olmadığım Ehl-i Beyt kültürünün birikimiyle de tanışmış oldum.

Hayatımın hiçbir döneminde Muaviye’nin arkasında hizalanıp mızraklara geçirilmiş Kur’an sayfalarının gölgesinde olmadım. Bir kez olsun Yezid’i lanetsiz anmadım. İmam Hüseyin’e muhabbetsiz hiçbir ânım ve acısına yanmadığım hiçbir günüm olmadı. 1982’den bu yana Ehl-i Beyt sancağının altında Sünni sosyoloji içinde yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. Bununla birlikte vahyin indiği evin kültürünü başka hiçbir kültürle mukayese bile etmem. Dinin kaynağı bahsinde vahyin indiği evin taşıdığı emanetin itibarına denk başka hiçbir kaynak kabul etmem. İçtihadlar bahsinde, vahyin indiği evin naklettiği bilgiyi en muteber kaynak kabul edip içtihadına dayanak yapan müçtehidler arasındaki farklılıklarda kişinin dilediği içtihadla amel etmesini caiz görürüm. Müçtehidlerin delillerini değerlendirebilecek usül bilgim nedeniyle, ikna olduğum müçtehidin fetvasıyla amel edebilirim.

Peygamberimizin (s) risaletini kendinden sonra emanet ettiği kişinin (Kur’an’da vurgulanarak bahsedilen diğer ailelerde görüldüğü gibi) İmam Ali olduğundan hiç kuşkum yok. Peygamberimizin (s) vefatından sonra kimi toplumsal maslahatlar nedeniyle risaletin Ali’ye emanet edildiği gerçeğinin bir süreliğine gözardı edilebileceği görüşünü yanlış buluyorum ve bu tarihsel görüşün bugün hala sürdürülmesinin manasız olduğunu, artık hakikate dönülmesi gerektiğini düşünüyorum. Sakife toplantısında alınan karar olağanüstü şartların ürünü idiyse ve kendince maslahatı esas alıyorduysa da bugün artık o şartlar devam etmediğine göre yeniden durum değerlendirmesi yapılabilir ve yapılmalıdır. Suriye krizi vesilesiyle dünyada ve Türkiye’de kabaran Şiafobia kampanyası sırasında amellerimde Caferi usülüne ve fıkhına tabi olacağımı ta o zaman ilan etmiştim. Buna devam ediyorum.

Mezhep kimliğimiz, mezhebimizin yöntemiyle değil, o yöntemin temel aldığı dinî bilgiyle ilgilidir. Ebu Hanife’nin fıkıh yönteminde kalmak isteyen orada kalabilir, ama bu yönteme ve onun fetvalarına temel aldığı dinî bilgi Muaviye’nin sarayında üretilen bilgi olursa ve vahyin indiği evin nesilden nesile aktardığı bilgiye sırt çevirirse ne tarihsel bakımdan, ne de aktüel durumlarda sahih tavır içinde kalması imkansızdır. 2006’da Hizbullah bayrağı sallarken bugün Hizbullah’a küfreden nasipsizlerin sorunu bu nedenle politik değil, usüle ilişkindir, esas aldıkları dinî bilginin kaynağının Muaviye’nin sarayında üretilen bilgi olmasıdır. O yüzden Muaviye’nin sarayının bugünkü temsilcilerinin oluşturduğu koalisyon içinde politik tutum alırken, Rasulullah’ın (s) bugünkü evlatlarının temsil ettiği mukavemet, azim, sebat ve küresel emperyalizme meydan okuyuşun halkasına dahil olamıyorlar. Sorun, günübirlik ve politik değildir; stratejik, ilkesel, tarihsel ve usülîdir.

Bir kimse kendisini geleneksel olarak Hanefi, Şafii vs. görmeye devam etmekle birlikte vahyin indiği eve kılıç çekmiş nasipsizlerin ürettiği dine uymak zorunda değildir. Her halükarda Ehl-i Beyt’ten gelen dinî bilgiyi dinî anlayışına temel ve kaynak yaparak Hanefi, Şafii vs. olabilir. Kendi fıkıh mezhebindeki fetvaları, Ehl-i Beyt’i kaynak alarak tetkik edebilir ve eğer aykırı bir fetva varsa bunu terkedebilir. Bunu yapmak için mezhep değiştirmesi gerekmez. Ebu Hanife, fıkıh dersi verirken Cafer Sadık meclise girdiğinde hemen kalkıp yerini ona bırakmadı mı, İmam Sadık geldiğinde minberini ona devredip adeta müçtehid imamlık kimliğinden sıyrılıp talebe oluvermedi mi? Bu tablo, Hanefilerin, vahyin indiği evin temsilcisi İmam Sadık’tan gelen bilgi karşısında nasıl davranmaları gerektiğini gösteriyor. Ebu Hanife, İmam Cafer Sadık meclise geldiğinde, temsil ettiği mirasın otoritesi nedeniyle minberden iniyordu, sırf Peygamber (s) torunu olduğu için değil.

Vahyin indiği evin nesiller boyunca aktardığı yaşayan dinî geleneği fıkha, tarih disiplinine, tefsire, hadise temel yapmak Sünnilik-Şiilikle ilgili bir mesele değildir. Esasen tarihsel adlandırmalar olarak Sünnilik-Şiilik de bugünkü durumları açıklamakta yetersizdir. Kişi tarihsel kategoriler olarak Sünni mi Şii mi olduğuna değil, vahyin indiği evin nesiller boyunca aktardığı dinî anlayışa mı, yoksa vahyin indiği evin büyük bir özenle, dikkatle ve hassasiyetle aktardığı dinî anlayışa karşı her dönem kılıç çekmiş sarayların dinî anlayışına mı tabi olduğuna bakmalıdır.

Vahyin indiği evin ahalisine her tarih aralığında düşmanlık etmiş olanların türettiği dini kendisine temel alan, hiçbir zaman hayata ve olaylara vahyin penceresinden bakamaz. Bugün Suriye’deki krizle narkozlanmış olanların vahyin değil, NATO’nun penceresinden meseleye bakmakta ısrar etmeleri ve NATO karargahının organize ettiği planı “zulme karşı mücadele” sanmaları arı duru vahyi aslına uygun arı duruluğuyla görememelerindendir.

Vahyin indiği evin nesiller boyunca temsil ettiği hakikati fıkhına, tefsirine, tarih anlayışına, dünyagörüşüne temel yapmamış akıl, tefrik kabiliyeti kazanamaz, hiçbir krizde doğru tutum alamaz, müşriklerin ve münafıkların kurduğu desiselerin elinde oradan oraya savrulur durur. Vahyin indiği evin nesiller boyunca aktardığı dinî anlayışa tabi olmayan biri, gün gelir ilim şehrinin kapısına kılıç uzatır, gün gelir cennet gençlerinin efendisini lime lime eder ve bunu yaparken de mümin kaldığına inanır.

Sünnilik Şia karşıtlığı değil, Hz. Peygamber ve hanedanına düşmanlık etmiş Ebu Süfyan-Muaviye-Yezid karşıtlığıdır. Sünnilik, Sıffin savaşında (Temmuz 657) Ammar b. Yasir ve Bedir kahramanı onlarca büyük sahabeyi katleden Muaviye’nin tarafını tutmak değildir. Bilakis Ammar b. Yasir’in Muaviye ve ordusuna haykırdığı gibi, “Bedir’de sizinle tenzil [Kur’an’ın nüzulü] için savaştık. Şimdi de onun tevili [yorumunun korunması] için savaşıyoruz.” demektir. Bu nedenle Ehl-i Sünnet’in büyüğü İmam-ı Azam Ebu Hanife, Muaviye kültürü ve iktidarına karşı Ehl-i Beyt’i ve İmam Zeyd’in mücadelesini destekledi. Aynı nedenle Ehl-i Sünnet büyüğü İmam Şafii, Ehl-i Beyt’i sevdiğini söylemenin büyük suç olduğu bir zamanda, öldürülme tehlikesini göze alarak Hz. Peygamber’in (s) Ali b. Ebi Talib’i vasisi ilan ettiği Gadir Hum mevkiine gidip orada şu şiiri okudu: “Ehl-i Beyt’i sevmek rafızilikse insanlar ve cinler şahit olsun ki ben bir rafıziyim.”

Salat ve selam Allah’ın Rasülü’ne (s), tertemiz ve pâk Ehl-i Beyt’ine, necip ashabına olsun.

Published inYAZILAR

2 Comments

  1. Kasım Alkan Kasım Alkan

    Bir şii Müslüman olarak okudum ve çok etkilendiğimim söyleyebilirim..İnsanların Ehli Beyte yönelip kalıplaşmış sorgulamamış akidelerini inancını sorgulamaya başlayarak hakikatlere yönelmesi heyecalandırdı beni doğrusu..Yolunuz açık olsun Aynı heyecan ve Yönelişi Haydar Baş ve arkadaşlarında da görebiliyoruz…selam ve hürmetlerle..Düşmanlarınızın çok olacağına hazır olun…Bir dağ bile beni sevse musibete uğrar sözünü söyleyen Emirel Müminin yardımcınız şefaatçiniz olsun..

  2. Hüseyin Hüseyin

    Mükemmel izah etmişsiniz, Allah yar ve yardımcınız olsun.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir