Skip to content

Muhaliflik kriminalleşirse vahim

Suriye krizinde Heysem Menna’nın pozisyonu ve üçüncü yolunu Türkiye’deki mevcut tansiyon içinde daha iyi anlayabiliyoruz. Başından beri Şam’ın pozisyonunu veya İhvancı muhaliflerinin (daha sonra da silahlı âsiler ve yabancı uyruklu lejyonerlerin) yolunu değil, Menna’nın tarzını ve tavrını benimsememizin sebebi de buydu zaten. Sosyalist Heysem Menna, hem Baas rejiminin muhalifiydi, hem de onu devirmek için silahlı isyan çıkartanların. Bu tavrındaki haklılık, silahlı isyan çıkartanların ülkeyi getirdikleri halle doğrulanmış oldu. Suriye’de eskiden hiç değilse sadece siyasal katılım alanında sorun varken şimdi ortada yaşanacak hayat yok. Yerli silahlı âsilere ilaveten, Suudilerin maaşlarını ödediği yeryüzünün en vahşi katilleri ülkeye üşüşüp asgari yaşamı bile yokettiler.

Teröristlerin Şam’da küçük bir mescitte tefsir dersi sırasında katlettiği, hocaların hocası Suriyeli büyük âlim, merhum Muhammed Ramazan Said el-Buti, silahlı isyanı “haram” ilan ederken masumların can, mal, namus ve haysiyetinin ortadan kalkacağı gerekçesine dayanıyordu. Ehl-i Sünnet’in en temel ilkelerindendir bu. Onun yolundan giden Suriyeli mütefekkir Cevdet Said de, tekfirci teröristlerin Türkiye’deki muhiblerini hayal kırıklığına uğratarak hep aynı ilkeyi tekrarladı. Toplumsal ve siyasal değişimi silahlı şiddet yoluyla gerçekleştirmeye çalışmanın Kur’an’a ve Sünnet-i Nebevi’ye aykırı olduğunu anlattı, anlatıyor. Tıpkı merhum Ayetullah Humeyni’nin, İran devrimi sırasında, meydanlarda rejim insanları başak gibi biçerken dahi silah kullanılmasını kesinlikle yasaklaması gibi.

Şam’a ve Baasçı tek parti rejimine eleştirilerime rağmen 2011’de Suriye krizi patlak verdiğinde “Suriye karşıtı USrael kampanyasına katılmam” demiştim. Üstelik bunu iktidara yakın medyada defalarca tekrarlamış ve AK Parti hükümetinin Suriye politikasını yanlış bulduğumu anlatmıştım. Bu hükmüm Türkiye, Erdoğan ve AK Parti iktidarı için de geçerli.

Türkiye’de iktidarın muhalifleri için siyasal katılım ve demokratik işleyişte sorun yaşanıyor olması kurallı davranışı iptal etmenin haklı gerekçesi olmaz. Bugünkünden beteri 80 ve 90’larda yaşandığında da böyle söylüyorduk. Eğer muhaliflik kriminal davranışa dönüşürse ortada bir sosyal hayatın dahi kalmayacağı yeni koşullar zuhur eder. Suriyeleşmenin beğenilecek yanı yok.

Mehmet Altan’ın geçenlerde “Sarayın kapısına 1 milyon kişi dayansın zorbalık rejimi çöker” demesini hem ürkütücü, hem de şaşırtıcı bulduğumu gizlemeyeceğim. Demokratikleşme çabasının önde gelen isimlerindenken bir anda saray basma çağrıları yapmaya başlaması hiç hayra alamet değil. Belki Frankofon jakobenizmi depreşti, bilemiyorum. Türkiye’de basacak bir Bastille bulmuş da olabilir, ama sonuç itibariyle çağrısı demokrasi dışı, kuralsız, kaotik, çatışmacı, tehlikeli. Beştepe’de cumhurbaşkanlığı külliyesinin kapısına 1 milyon kişi dayamanın yolaçacağı tepkiden habersiz. Yahut haberli ama umursamaz. Her iki halde de yıkıcı bir çağrı. Ya o 1 milyondan sonra bu kez hükümeti destekleyen başka milyonların sokağa çıkmasına sebep olursa? Ya Erdoğan’ı savunmak üzere başka milyonlar Türkiye’nin tüm şehirlerinde sokağa dökülür ve sokakta kaosla hükümet devirmeye çalışanlara dünyayı dar ederse? Bu karşılaşmalarda yaşanacak can kaybı hiç mi umursanmıyor? Zerre aklı ve vicdanı olan, böyle bir kargaşa ihtimalini savunur mu? Ne yani, Kenan Evren gibi, ordunun müdahalesi için şartların olgunlaşması mı savunulacak? Şartlar, ortada yaşanacak bir hayat kalmamasıyla mı olgunlaşacak?

İran’da 1979’da devrim gerçekleştiği ve anayasa referandumunda %98’le “İslam cumhuriyeti” kabul edildiğinde devrime öncülük ve önderlik etmiş dinadamlarının medreselerine geri dönmek yerine ülke yönetiminde rol alması laiklerin tepkisine yolaçtı. Çünkü devrimi yapan dinadamı ve İslamcıların kenara çekilip yönetim işine karışmayacaklarını umuyorlardı. Bu işten anlamadıklarını, mecburen iktidarı kendilerine bırakacaklarını alenen de söylüyorlardı. Umduğunu bulamayan laikler ve sol gruplar bir gün karar verdi, (ABD-Avrupa-Suud-İsrail konsorsiyumunun sponsorluğundaki Saddam’ın İran’a saldırmasından kısa süre önce) Tahran’da büyük bir “kahrolsun şeriat” protestosu düzenledi. Gösteriye onbinlerce kişi katıldı. Bu olay dinadamları, İslamcılar ve dindar halk arasında infiale neden oldu. Devrimin lideri Ayetullah Humeyni, halkı sakin olmaya çağıran ve protestoya tepki verme görevinin Müslüman kadınlarda olduğunu belirten bir konuşma yaptı. Konuşmanın ertesinde sokaklara birkaç milyon kadın döküldü. Laikler bir daha da sokağa çıkamadı.

Kapitalizmin mabetlerinden yükselen karşıt haykırışlar, içeride laisist radikalizmin vaveylasıyla birleştiğinde aynı toplumsal sonuca yolaçar.

Türkiye’de AKP’nin 14 senedir 10 seçimden de başarılı çıkmasının karşıtlarda infial yaratması anlaşılabilir. Fakat bunun şuursuzluk ve şuursuz karşıtlık yaratması anlaşılamaz, kabul edilemez. Seçmeni ikna edip iktidar olamayınca çılgınlaşmanın demokrasi içinde yeri yok.

O hale geldik ki, şuursuz karşıt için Erdoğan’ı devirmekten başka seçenek yok. Bu olmuyorsa zaman onun için işlemiyor. Boşlukta asılı kalakalmış halde. Bu, akıl sağlığı yerinde insan davranışı değil.

Şuursuz karşıt öyle bir psikolojik çöküntü yaşıyor ki bildiği herşeyin tam aksi matematiksel doğruyla kanıtlansa bu kez gözünü yumuyor, görmezden geliyor. Kendine “muhalif” apoleti takan karşıt, aklına eseni yapsa bile ilzam edilmemeyi bekliyor. Kör karşıt ve ayartılmış muhalif, Erdoğan karşıtlığının her türlü fenalığı affettireceği menziline vardı neredeyse. “Cezai ehliyeti yok” raporu alsınlar öyleyse, ne diyelim.

Ergenekon mahpusunun Erdoğan’la kesişip özgür kalmasındansa onyıllarca hapis yatmasını isteyecek gözü dönmüşlüğü dahi gördük bu memlekette.

Erdoğan’ın karşıtı, hakikat arayışından bağımsız olarak onun karşıtı. Karşıtların mücadelesi hakikatlerin çarpışması değil. İktidar kavgası. Madem Erdoğan’la karşıtları arasında iktidarı kimin kullanacağı kavgası var, Erdoğan da karşıtı kadar iktidarı elinde tutma hakkına sahip öyleyse.

Doğrusu bu fakir, halkın seçtiği Erdoğan’ın hasmı ya da hısmı olmayı kategorik olarak reddediyor. Onun iktidarıyla değil, politikasıyla ilgiliyim. Erdoğan’a itirazımın sebepleri var. Fakat şuursuz karşıt sebep olmaksızın da ona hasım. Daha 1994’te hiç sebep yokken, hiçbir icraat yapmamışken de düşmandı. O dönemin içeriden tanığıyım, iyi biliyorum. Hatırlayın, Erdoğan belediye başkanı seçildiğinde Cemal Reşit Rey konser salonunun müdürü kadıncağız, “Bunlar artık burada ilahi falan söyletir, sanat bitti” deyip istifa etmişti. Türkiye’den umudunu kesip Fransa istikametinde terk-i diyar eden bile oldu. Hatırlayamadım, baba Çetin Altan mı, oğul Ahmet Altan mıydı?

Kendine “muhalif” diyen şuursuz karşıtlardan olmadığım bilinir de, anlaşılsın diye izah edeyim: Ben Erdoğan karşıtı veya muhalifi değil, münekkidiyim. Tenkit ehli, eleştiri erbabı. Çünkü karşıtlık veya muhaliflik politik bir tutum. İktidar rekabeti. Kendime entelektüel sahayı faaliyet alanı seçmişken o rekabette işim ne? Kim iktidar olursa olsun, benim için konular ve sorunlar üzerine düşünme çabası değişmez prensip.

Yazık ki, hepimizden beklenen, Erdoğan karşıtı slogan atmamız. Onun üç vakte kadar devrileceğini sürekli tekrarlamamız. Onunla ve iktidarıyla cepheleşmemiz. Tuhaf tabii ki. Fakat yine de, barışçı olmak koşuluyla bu sloganın atılmasını da, siyasi mücadeleyi de hak görürüm. Slogan atmak isteyen atsın, siyasi mücadele etmek isteyen etsin. Ama bizim gibi analiz ve gözlem yapmayı seçenler de olacak, bari bırakılsın bu insanlar siyasi rekabetin harala gürelesi dışında kalarak ilim sayılabilecek işler yapsın. Az iş değildir, memleketin birikimine katkıdır.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir