Skip to content

“Muhammed (s) can”

İran’ın bol ödüllü ve küresel nitelikte yönetmeni Mecid Mecidi’nin “Muhammed Resulallah (sallallahu aleyhi ve âlihi)” filmi Türkiye’de gösterime girdi. Mecidi’nin, “Ömrümün sekiz yılını azimüşşan İslam Peygamberi’nin (s) mukaddes adını taşıyan bir projeye sarfetmiş olmak en büyük iftiharım” dediği film ilk olarak 2015’te İran’da Fecr Film Festivali’nde gösterilmişti. Bu açılışla eşzamanlı olarak Kanada’da da sinemalardaydı.

Film, Mekke’de cahiliye zamanını ve Peygamber’in (s) doğduğu toplumsal şartları yansıtıyor. Ebu Talib’in gözünden Şib’i Ebi Talib bölgesinde müşriklerin Müslümanlara uyguladığı muhasara ve boykot günlerinden başlayıp Allah Rasülü’nün (s) doğumu ve çocukluk günlerine giderek 12 yaşına kadarki dönemi anlatıyor. Filmin görselliğindeki ihtişam, Türkiye’de olduğu gibi İran’da ve batı ülkelerinde de büyük takdir ve beğeni aldı. Sinema eleştirmenleri muhtelif yönetmenlerle mukayese etti ama ben, Mel Gibson’ın muadil filmlerindeki görsel anlatım ve hassaten “İsa’nın çilesi”yle karşılaştırmayı tercih ederim. Çünkü epik/hamasi bir öykünün maneviyat diliyle anlatılmasında müşterekler.

Film, İran’ın dinî ilimler merkezi olan Kum şehrine 55 km. mesafede kurulan 100 hektarlık “Peygamber-i A’zam Sinema Kasabası”nda çekildi. Bu dev platoda Mekke ve Medine’nin 1400 yıl önceki hali aslına uygun biçimde canlandırıldı. Bazı sahneler Kirman’ın Şehda çölünde ve sahil şehri olan Buşehir yakınında Aseleviyye çevresinde kaydedildi. “Fil ashabı savaşı” gibi bazı bölümleri ise Güney Afrika’da çekildi. Kamera çekimleri 6 ay sürdü. Filmin görüntü yönetmenliğini üç Oskar almış İtalyan Vittorio Storaro yaptı. Storaro, bir Amerikan sinema dergisine verdiği röportajda Mecidi’nin projesine nasıl katıldığını şöyle anlatıyor: “2010 yılında yönetmen Reşid b. Hadi ile Cezayir’de bir projede çalışıyorduk. İslam’ı daha iyi tanımak için Muhammed Peygamber’in (s) hayatı hakkında bir kitap okumaya başladım. Kitabı bitirdiğimde bir email aldım. Adeta büyülü bir rüya gibi. Emailde Muhammed’in (s) hayatı hakkındaki üçlemenin ilk bölümünde çalışmakla ilgilenip ilgilenmediğim soruluyordu.” Storaro, filmin fotoğrafları için İran’ın ünlü ressamı ve klasik İslami sanatlar ustası Mahmud Ferşçiyan’ın eserlerinden ilham aldığını söylüyor.

Filmin dekor ve kostümlerinin imalatı için 8 atölye kuruldu. Filmdeki kumaşlar, kilimler, tabak, testi vs. tüm materyal bu atölyelerde İran’ın en iyi el sanatları ustalarınca üretildi. Mekke ve Kabe’deki putların yapımında dahi tarihsel gerçeğe uygunlukta azami özen gösterildi. Ahşap malzemelerde Mekke’de o dönemde kullanılan ağaçlar tercih edildi. Ev eşyaları, seyahat ve ticaret malzemeleri, süs eşyaları, savaş aletleri, pazardaki alışveriş materyalleri için 4 binden fazla parça bu atölyelerde yapıldı.

Filmin önemli öğelerinden biri de bazı sahnelerde İbranice, Habeşçe ve Süryanice konuşulmasıydı. İranlı oyuncular bu dillerdeki diyalogları başarıyla gerçekleştirdi.

Filmin adı, İran’ın ünlü hattatlarından Celil Resuli tarafından yazıldı. Filmin adının yazımı için 6 hattata sipariş verilmiş, 2600 civarında çalışma gönderilmişti. Ama Mecidi hiçbirini beğenmeyince Resuli’den bu işi üstlenmesini rica etti. Celil Resuli bir röportajında çalışmayı nasıl yaptığını şöyle anlatıyor: “Elli yıldan fazla bir zamandır hattatlık yapıyorum. Hat benim elimde yumuşak bir mum gibi. Ama bu film için Peygamber’in (s) muazzam ismini yazmak çok çetin işti. Hazret-i Muhammed’in (s) adını muhtelif grafik şekillerde yazdım, ama yaptığım çalışmaları beğenmedim. Olmuyordu. Sonunda Allah Rasülü’ne (s) tevessül ettim, ondan yardım istedim. Bir gün diğer mürekkepler arasından kahverengi mürekkebi aldım, işaret/şehadet parmağımı mürekkebe batırdım ve Hazret-i Muhammed’in (s) ism-i azamını yazdım. Hiç böyle bir hal yaşadığımı hatırlamıyorum. Sadece parmağım değil, bütün vücudum sarsıntı halindeydi. O an, filmin adının hazır olduğunu anladım.”

İran’ın lideri Seyyid Ali Hamenei, filmin çekimleri sürerken Kum’daki platoyu ziyaret etti. Altı saat süren ziyaret sırasında filmin mekanlarını tek tek gezdi. Şi’bi Ebi Talip, Deyr Bahira, Medine, Mekke, hepsini. Burada Mecidi’den ve filmin diğer yetkililerinden bilgi aldı. Hz. Peygamber’in (s) annesi Amine’nin son derece çarpıcı ve etkileyici biçimde Medine’ye giriş sahnesinin çekiminde Hamenei de hazır bulundu.

İran’ın lideri Hamenei’nin filme tam destek vermesi, 2011’de Arap baharıyla başlayan dalganın tekfirci teröre evrildiği süreçte İran’ın tekfircilik, aşırılık ve terörle mücadelenin bayraktarı olmasıyla da ilgili. İran, küresel karşılaşmalarda yerini aşırılık ve teröre karşı barış, siyasi diyalog, müzakere olarak belirledi ve İslam’ın savaş, şiddet, terör, aşırılık dini değil, muhabbet ve merhamet dini olduğunu dile getiren taraf oldu. “Muhammed Rasulullah” filmine deli saçması gerekçelerle saldıranlar da 2011 sürecinde safını tekfircilik, aşırılık ve terörden yana belirleyenler. Bu nedenle film bahanesi veya vesilesiyle yapılan tartışmaların bu iki safın karşılaşması olarak okunmasında beis yok.

Filme Ezher’in tepkisi 1976 yapımı Çağrı’ya verilen tepkinin aynısıydı: Peygamber’in (s) tasvir edilmesi. Ezher, Çağrı’ya verdiği fetvayı tozlu arşivden çıkardı ve üzerindeki tozu üfleyerek Mecidi’nin filmi için tekrar yayınladı. Sisi’nin Ezher’i, Suudilerden gelen bağışın hatırına Vahhabi/Selefi aşırılığın hoparlörü olmayı sürdürüyor. Mursi’nin Ezher’i de aynıydı gerçi. 80 milyonluk Mısır’da 700 bin civarındaki küçük Şii cemaatinin çok değer verdiği Şeyh Şehhate selefi saldırganlar tarafından camide Kur’an tefsir ederken linç edildiğinde Ezher’in gıkı çıkmamıştı. Tekfirci aşırılığa tepkisini esirgemeyen Sünni ulemaya baskısı ise tarifsiz. Ezher’den yapılan açıklamada “Peygamber’in tasvir edilmesi İslami prensiplere ve Ehl-i Sünnet akidesine aykırıdır” dendi (Mısru’l-Yevm). Oysa Hz. Peygamber’in, Emeviler döneminden başlayarak Osmanlı dönemi dahil çok sayıda minyatüre konu edilmesi ve bu çizimleri yapanların Sünni ulemanın itirazına maruz kalmadan Ehl-i Sünnet liderlerin saraylarında ağırlanması iddianın doğru olmadığının kanıtı.

Tepkiler arasında bir de Suudi rejiminin müftüsünden yapılan açıklama var. “Mecusiler” falan gibi hakaretamiz sözlerden sonra Peygamber’in (s) hatırasına saygısızlıktan bahsetmiş Vahhabi müftü. Allah Rasülü’nden (s) miras her türlü hatırayı yıkmayı misyon edinen Vahhabi Suudilerin tepkisini hesaba katmak tabii ki gerekmez. İran devletiyle siyasi ihtilafın ve iflah olmaz Ehl-i Beyt düşmanlığının bu laflara yansıdığı açık.

Film İran’da da bazı tepki ve eleştirilerle karşılaştı. Senaryonun zayıflığından, muteber senedi olmayan mucizelere yer verildiğine, bütünlüklü bir hikaye olmadığı ve kopukluklar bulunduğundan mantık hataları içerdiğine kadar bazı eleştiriler. Daha sert tenkitler, işi, bu filmin İran sinemasını temsil etmediğine dek vardırdı. Dr. Ali Behramiyan filmin temel sorununun, yapımcıların o dönemin ruhunu tam idrak edememesi olduğunu yazdı. Filmi Suriyeli Mustafa Akkad’ın Çağrı’sıyla karşılaştıran kimi uzmanlar, Çağrı’nın tarihsel gerçekliğe uygunluğundaki sağlamlığına karşın Hz. Muhammed filminin bu konudaki bazı zaaflarına dikkat çekti. Bazı tenkitlerde ise Arap cahiliyesindeki vehametin filme yansıtılmadığı öne sürüldü. Hz. Peygamber’in (s) nasıl bir kavme gönderildiğinin bilinmesi için sergilenmesi gereken pek çok örnek olduğu ama bunların filmde yeralmadığı eleştirisi yapıldı. Mesela bir kabileden birisinin başka kabileden birini öldürdüğünde intikam için o kabilede katliam yapılması gibi âdetler. Kur’an’da bir canı öldürmenin ne büyük günah olduğu bu kadar çok tekrarlanmasına rağmen filmde böyle bir örneğe yer verilmemesi büyük eksiklik olarak gösterildi. Eleştiri sahipleri, güvenliğin olmadığı Mekke’de hırsızlık, yağma, işkence vs. gibi doğallaşmış suçların filmde yer almamasını eksiklik olarak not etti. Yani onlara göre, Allah Rasülü’nün (s) peygamber gönderilmesinin anlamının yeterince kavranabilmesi için cahiliye Mekke’sinde hayatın ne kadar çekilmez, karanlık, berbat olduğuna filmde yer verilmeliydi.

Buna mukabil Arap dünyasından filme destek de vardı. El-Hayat’ta, Arap dünyasında filme tepki verenleri İslam’ı savunmada sanatın önemini anlamamakla suçlayan bir makale yayınlandı. Mısır’da el-Şuruk gazetesindeki değerlendirmede de Ezher ulemasının, hiçbir şey bilmeden tenkit yapmak yerine önce filmi izlemesi önerildi. Lübnan’da el-Menar ve el-Meyadin televizyon kanalları tanıtım ve değerlendirme programlarında “Muhammed Rasulullah” filminin büyük ilgi gördüğünü duyurdu. Ünlü müzisyen Sami Yusuf, Reuters’e, filmi eleştirenlerin çoğunun filmi izlemediğini, itirazlarının tek sebebinin filmi İran’ın yapması olduğunu söyledi. Türkiye’de Suud güdümündeki mezhepçi, tekfirci ve vahhabi/selefi yayınlar ve kişiler hariç film genellikle olumlu değerlendirmelere konu oldu.

Mezhepçi, vahhabi/selefi, tekfirci güruhun “sakın gitmeyin” kampanyasına kulak asmayan izleyicinin ilgisi sayesinde film ilk üç günde Boxoffice Türkiye verilerine göre yeni filmler kategorisinde ikinci sıraya yerleşti. İki haftalık filmler arasında ise üçüncü sıradaydı. Yani beklenenin üstünde alaka ile karşılandı. Birinci hafta dolduğu şu günlerde sıralamadaki yerini koruyor.

Akkad’ın Çağrı’sı Şii âlemde hiçbir tepki görmemişti. Hatta bilakis büyük alakayla da karşılandı. Mecidi’nin filminin Türkiye’de marjinal mezhepçilerin nefretine maruz kalması kuşkusuz medenilik sorunu. Ama gerçi Akkad’ın filmi de tepkiler yüzünden 2 yıl gecikmeli vizyona girmişti. 1976’da tamamlanan film 1978’de gösterilebildi.

Ben Mecidi’nin “Muhammed Rasulullah (s)” filmine ilk haftanın ortasında gittim. İlginç bir macera yaşayarak. Cinemaximum Ümraniye Meydan sinemasında filme bilet alırken kızcağız durduk yerde “Yalnız uyarayım, salonda klima çalışmıyor, içerisi havasız” deyiverdi. Şaşırdım önce. Bu ani uyarıya, yani adeta “Sakın gitmeyin” diyen ikaza afalladım. Sonra toparlanıp tekrar ettim: “Sadece Hz. Muhammed filminin gösterildiği salonda, filmin başladığı Cuma gününden beri klima çalışmıyor ve o günden beri tamir ettirmiyorsunuz, öyle mi?” Görevli “Evet” dedi. Bunu hayli manidar bulduğumu ve konunun sosyal medyanın ilgisini çekeceğini söyledim. Oracıkta Cinemaximum’u da haberdar ederek mevzuyu bir tweetle duyurdum. Film zamanı salona girdiğimde ne göreyim, klimalar tam kapasite çalışıyor, hatta salon buz gibi, montla oturdum, o derece. La havle çekip K sırasında 12 numaraya oturdum ve filmi izlemeye koyuldum.

Açılış sahnesinden son sahneye kadar, duygusal dalgalanmamın filmin yükselip alçalan tempoyla uyum sağladığını söyleyebilirim. Anlatımdaki sükunet, derinlik, maneviyat ve duygusal yoğunluk müminin de, inanmayanın da hissiyat tellerine zarifçe dokunmayı başarıyor bana kalırsa. Tekfircilerin katlettiği Akkad’ın Çağrı’sı, konuya yeni başlayanlara anlatan bir filmdi. Mecidi ise soyutlama yeteneğine, duygusal derinliğe ve manevi basamaklara adım atmış muhataba anlatıyor.

Mecidi’nin filmini izleyenlerin izlenimi hep aynı: Görkemli bir anlatım. Benim kanaatim, filmin, Allah Rasülü’nün (s) yazıyla anlatımının perdeye muazzam yansıması olduğu.

Çağrı’nın binlerce insanın üzerindeki etkisi gibi bendeki etkisi de yoğundu. Filmi İzmit’te Seka sinemasında izlemiş ve sarsılmıştım. Cuma ve bayram namazlarını kaçırmayan, arada vakit namazları da kılan genç bir delikanlıyken filmden çıktığımda ilk yaptığım iş, Seka camisinde vakit namazı kılmak oldu. O günden itibaren artık vakit namazlarını aksatmayan biriydim. Tekfirci teröristler, işte böyle bir değişime vesile olmuş Akkad’ı bombalı bir saldırıda acımasızca katletti. Bu cinayeti işleyenlerin fan kulübü, şimdi de Mecidi’ye ve onun filmine Çağrı’ya yaptıklarını yapıyor.

Film sona erdiğinde jeneriği izlerken, mezhepçi marjinallerin bağrış çığrış “sakın Mecidi’nin filmine gitmeyin” yalvarmalarının haklılığına üç saat boyunca tanıklık ettiğimi düşündüm. Kendi açılarından tepki göstermekte haklıydılar, çünkü film harikuladeydi, etkileyici ve çarpıcıydı. Ali Şeriati’nin duygu dünyasından çıkagelmiş bir anlatım. Çünkü Efendimiz Muhammed (s) hep yalnızdır.

Herkes kendi meşrebince filmden etkileyici sahne ayıklıyor haliyle. Benim heybemde, mesela develerinin derdine düşmüş Abdulmuttalib’in haline şaşıran ve asıl Kabe’yi düşünmesi gerektiğini söyleyen Ebrehe’ye “Onun sahibi var” deyişi, Ebrehe fillerle Kabe’ye saldırdığı sırada ebabil kuşlarının semada görünmesinin insanda yarattığı önlenemez coşku var. Muhtemelen mezkur sahne, bende olduğu gibi başkalarının da dilinden Fil suresinin ayetlerinin dökülmesine yolaçmıştır. Belki de Suudileri fena halde kızdıran sahnelerden biridir bu. Çünkü Kabe’nin şu anda yaşadığı tasallutu hatırlatan ve insanda bunu gidermek için güçlü motivasyon uyandıran sahneler bunlar.

Yahut Abdulmuttalib’in Allah Rasülü’nün (s) doğumu gerçekleştiğinde eve girerken ayakkabılarını çıkarması, Hazret-i Musa’nın Tur dağında ayakkabılarını çıkarmasına (Taha 11) atıf mıydı acaba?

Mekke’de Allah Rasülü’nün (s) annesi Amine’nin, süt anne arayışında en çaresiz andayken Halime’yle buluşması, parasızlık ve çaresizlikten ailenin kesmeye karar verdiği devenin kaçıp Amine’nin evine gitmesiyle gerçekleşiyor. Yıllar sonra Medine’ye hicret eden Efendimizin (s) konaklayacağı yeri yine bindiği devenin seçmesi gibi. Bu sahne, Çağrı’daki etkileyici sahneye göndermeydi hehalde. Benzer bir gönderme de Amine’nin Efendimizle (s) birlikte Medine’ye girişini canlandıran sahnede vardı. Aynı coşkulu giriş ve karşılama Çağrı’da Allah Rasülü’nün (s) hicret sırasında Medine’ye girişi sahnesinde de görülmüştü.

Abdulmuttalib’in, oğulları Abdullah ve Ebu Talib’in dahil olduğu iyilik çemberinden çıkmış öteki oğlu Ebu Leheb’e “Kabil bile kardeşine bu kadar kin beslemiyordu” çıkışması, bi’setten sonra karı koca kötülük trafosuna dönüşmüş ruh dünyasını iyi yansıtıyordu. Ebu Leheb’in karısı, cariyesinin Allah Rasülü’nü (s) emzirmesini yasaklamıştı. “Ama çok aç” yalvarmasına rağmen. Bu kin, dedesinden bir yudum sütü esirgedikleri Hüseyin’den de bir yudum suyu esirgeyecekti.

Bazı yersiz değerlendirmelerde Mecidi’nin Şii muhitten olduğuna yapılan vurgu, aslında filmin güçlü gönderme/atıf evrenine yabancılığın derin kompleksiyle malül olabilir.

Bir yazarın dikkat çektiği gibi Mecidi’nin filmi kadın gözüyle, kadın eksenli ve kadınlarla anlatılmış bir film. Yine başka bir yazarın not ettiği ve çoğu kişinin nasıl olup da farketmediğinden yakındığı “diken” sahnesi de şiirsel, aşk dolu, büyülü, heyecan ve feyzin zirvesini sabitleyen bir an. Yürürken giysisine çöl bitkisinin dikeni yapışan Allah Rasülü (s) onu çıkarmaya çalışır, diken direnir, zorlandığında da Peygamber’in (s) giysisinden bir iplik parçası dikende kalır. Diken o an alacağını almış olarak bırakır giysiyi. Efendimiz yola devam ederken o dikenin bitkisi ve diğer bitkiler, ellerindeki aziz hatırayı tüm çiçeklerini rüzgara savurarak kutlarlar. Nasıl bir sevinç, coşku, kutlama anıdır öyle.

Bir eleştiride Mecidi’nin Hz. Peygamber’i mesiyanik anlattığından şikayet ediliyordu. Oysa Hz. Peygamber zaten mesiyanikti. Beklenen kurtarıcıydı. Ayrıca Peygamber’e (s) “İslami kaynaklarda yeralmayan mucizeler yakıştırıldığı” da söylendi. Aslında o mucizeler kaynaklarda yeralıyor da popüler din kültüründen öteye geçemeyen vukufiyet ondan haberdar değil. Hz. Peygamber’i (s), sahabenin ikide bir itiraz edebildiği, hatta vahiyle o itirazların teyit edildiği ve Peygamber’in yanlışlandığı türden bir insan olarak gören itikada mucizeleri anlatmak kolay değil.

Bir itiraz da diyordu ki: “Fazla mistisizm, fazla sembolizm. İslam bu değil.” İslam’ın medeniyet platosu ile militer imparatorluğun bakiyesinin idraki arasındaki uçurumdan bu. Hz. Peygamber’i (s) sadece savaşla ve düz anlatmazsan sayılmıyor. İlla felsefesiz, irfansız, entelektüel derinliksiz idrakin anlayacağı dilden tane tane ifade edilmeli. Peygamber’in (s) İslam’ın 5 şartını anlatmakla yetindiği bedevinin kültür soyuna mensup idrak, Mecidi’nin sinematografik soyutlamasını anlayamıyor tabii ki.

Tasvir bahanesiyle yöneltilen itirazlar da ilmen cılız ve çürük. İslamî bakımdan hakkında nas olmadığı halde kesin hükümmüş gibi savunulan bidat. İlla tasvir yapılsın demiyoruz kuşkusuz, lakin kişilerin kendi görüş ve tercihini dinin prensibi gibi yansıtması dini esasları tahriften başka bir şey değil. Bu değerlendirme sinsi niyet ve emel takip etmeyen samimi itiraz sahipleri için. Mezhepçi, tekfirci, İbn Teymiyeci sapkınların itirazı ise ilim, samimiyet, ihlas ve imanlarından kaynaklanmıyor. Profesyonel sevk ve idare edilmiş kriminal çaba onlarınki.

Sanki filmde Peygamber’i (s) temsil eden oyuncunun elleri, saçı ve sırtından gövdesi görünmeseydi filmi baştacı edeceklerdi. Çağrı’da bunların hiçbir yoktu ama yine de filmi yerden yere vurdular. İran’ın meşhur İslam tarihçisi Dr. Receb Devani de buna dikkat çekerek, “İtiraz edenlerin tek derdinin Peygamber’in (s) tasvir edilmesi olduğunu sanmıyorum.” diyor.

Allah Rasülü’nün (s) tasvirine karşı çıkanlar “şemâil-i şerif” edebiyatından habersiz sanki. Şemail-i şerif kitaplarındaki tasvir, resimle yapılandan ileri oysa. Tasvir yasak olsa o kadar detaylı anlatımlarla Allah Rasülü’nün (s) resminin zihinde oluşmasının da yasak kabul edilmesi icap ederdi.

Peygamber’in (s) tasvirine mahsus şemâil-i şerif külliyatına rağmen ve Allah da yasaklamamışken yasak getirenler Allah Rasülü’nü (s) unutturmak istiyor herhalde. Çünkü Peygamber’in (s) tasvirine yasak getirenlere kalsa sahabenin de Efendimize (s) bakması yasak olmalıydı. Belli ki niyet başka ve kötü.

Bazı âlimlerin Hıristiyanlığın ikonografisinden korkup resmetmeyi caiz görmeyen fetva vermesinde masum bir yan var. Lakin Hariciler, Vahhabiler ve Selefilerin Allah Rasülü (s) ve İslam’ın tarihsel izlerini yoketmek için yürüttüğü yıkımın da bu tür fetvaları kullandığını unutmamak gerek. Kaldı ki sorun şirkse, bunun hangi vesileyle yapıldığına bakmanın yararı yok. Çünkü Mekkeli müşrikler Hz. İbrahim’in dinini yozlaştırıp putperestlik icat etti. Kabe’nin içi putla doluydu. Böyle oldu veya oluyor diye İslam Kabe’yi yıkmadı. Haccı iptal etmedi. Buna mukabil İslam’ın ve Allah Rasülü’nün (s) hatıralarını yıkmayı kendine şiar edinmiş Vahhabiler, Peygamber’in (s) kırdığı gelir getirici putların yerine Kabe’nin etrafını gelir getirici çok yıldızlı otellerle doldurdu. Hepsi birer Lat, Uzza, Hübel. Hacılardan para sağan vesileler. Put dediğin, mistik ve teolojik değer taşımaktan ibaret tezahür değil. Mekke uluları için putlar her zaman para, servet, güç/iktidar aracıydı.

Mezhepçi ve tekfirci güruhun filmin izlenmesini önleme, hatta yasaklatma çabası müminin şanından değil. Allah Teala müminler için “Sözü dinler, en güzeline uyarlar” (Zümer 18) derken, kendilerine başöğretmen olarak, Allah Rasülü (s) konuşurken sözü işitilmesin diye gürültü çıkaran müşrikleri seçenler onlar. Medeniyet, ilim, irfan, maneviyat, fikir karşısında çaresizce, umutsuzca yaygarayı basanlar. Öfkelerinden parmaklarını kemiriyorlar (Âl-i İmran 119). Ama işte değişmez kuraldır: Yalan, iftira, itham ve bâtılla koparılan vaveyla ve feryadu figan köpük gibidir, yok olur gider. Asıl yararlı olansa bâki kalır (Ra’d 17).

Marjinal mezhepçi ve tekfirci güruh, IŞİD’in işgal ettiği yerlerde yaptığı gibi kendi dar, kapalı, ilkel, bedevi, gayri medeni dünyalarını Türkiye’ye dayatmaya çok istekli. Filmi yasaklatmak dahi istiyorlar. Onlara kalsa kendi dar ve barbar görüşlerine uymayan herşey yasaklanmalı. Kitaplar, toplantılar, TV programları, söyleşiler, herşey. Suud rejiminden veya Taliban’dan uyarlama/tercüme bir siyasi rejimin peşindeler. O nedenle Kur’an’daki mümin tanımına (Sözü dinler, en güzeline uyarlar) hiç uymuyorlar. Sapkın, kendine has, türedi bir din anlayışı ve kültürü.

Bir de bu fenalığı “Peygambere hakaret” iftirasıyla yapıyorlar. Allah Rasülü’nün (s) hayatını kendi kaynaklarında bile sansür eden İbn Teymiyeci din kültürünün Mecidi’nin filmine bu gerekçeyle hücumu ancak karikatüre konu olabilir. Peygamberimizin (s) evladı Hüseyin’i doğrayan, sonra da numaradan üç gün yas tutup gözyaşı döken Yezid’in ahfadı. Her dalavereye yatkınlar.

Gerçi endişeye mahal yok. Haşmetli medeniyetimiz karşısında marjinal laik radikalizm ne mana ifade ediyor ise marjinal vahhabi/selefi radikalizm de aynı manayı ifade ediyor. Kaderdaşlar. Hakikati tahrif ve ketmetme esnafının yıldızı söndü sönüyor. Hakikatin ışığı ise ışıl ışıl yükseliyor. Telaş, korku, panik, çılgınlık hali normal. İnsanlığa ve Müslümanlığa söyleyebilecekleri bir tek sözleri yok. Vadedecekleri yarın yok. Ellerindeki tek varlık terör, karanlık, cahillik.

Aslında burada mevzu film değil. Hakikat kitaplarda olup kimse dönüp bakmadıkça dert etmiyorlardı. Film olup ilgi ve merak uyandırınca kıyametleri koptu.

Efendimiz’e (s) ve ailesine daha o küçücük bir çocukken ne fenalıklar yapıldığı ifşa olduğu için huzurları kaçmış görünüyor. Nefret ve öfkeleri bundan olsa gerek. Ebu Süfyan’ın nasıl düşman, Ebu Talib’inse Nebi’nin (s) muhafızı bir yiğit olduğunu insanlar öğrendiği/öğreneceği için nefret ve öfke dolu olmalılar. Ne de olsa popüler din kültüründe Peygamber’in (s) ve vahyin muhafızı Ebu Talib’i kafir gösterip Efendimizin (s) silsilesini sakatlamanın teolojik keyfini sürüyorlardı. Bunun haza ve mahza bâtıl olduğu ortaya çıkınca “itikadımızı bozuyorlar” feveranıyla ortaya atılmış olabilirler.

Filmin Farsça orijinalinde bir sahnede Ebu Talib’in “Allah’ın Rasülü” ifadesi Türkçe altyazıda yoktu. Yapımcının tepkiden çekindiği yere bakar mısınız? Acı vericidir.

Allah Rasülü’nün (s), Ebu Talib ölüm döşeğindeyken kelime-i tevhid telkin ettiği, ama onun reddettiği rivayeti yüzdeyüz uydurma. Tevbe 113’ün Ebu Talib için nazil olduğu da yalan. Olayın aslı şu: Birisi müşrik anne babasına istiğfarda bulunuyor. Hz. Ali onu bundan men edince adam “Ama İbrahim de babası için yapmıştı.” diyerek yaptığını meşrulaştırmaya çalışıyor. Bunun üzerine Tevbe suresi 113. ayet nazil olup peygambere ve iman edenlere bu davranışın yakışmadığı belirtiliyor (Tirmizi, Hakim).

Peygamber’in (s) amcası Ebu Talib’in neden Müslüman gösterildiğine nefret ve öfkeyle saldıran toksik kalpte Peygamber (s) sevgisi hayat bulup biter mi? Bilakis o zehir en münbit toprağı bile çürütür, tüm tohumları köreltir, hayatta olanı öldürür.

Peygamber’in (s) kanından ailesi, evlatları, torunları, can dostları Ebu Talib’in imanına şahitken aksini iddia edenin husumeti tırıs gider. Peygamber’in (s) kendi ailesi Ebu Talib’in imanına şahitlik etmişken mezhepçiler o kirli tekfirle herhalde ancak cehennemin en ücra köşesinde unutulur giderler.

Mezhepçilerin Mecidi filmi üzerinden yaptığı şey, öfke ve nefret saçmak, yakıp yıkmak, vurdu kırdı. Yıkım ekibi bunlar, yoketmeye ayarlı. Mecidi’nin filmine hakaretlerle saldıranlar Çağrı’yı yapan Akkad’ı katletmiş tekfirci vahşilerin hayranları. Mayaları bozuk, çürük, kokuşmuş. Bir de “Ehl-i Sünnet’e saldırılıyor” yalanından medet ummuyorlar mı.

Ehl-i Sünnet’in büyükleri Ebu Hanife, Malik, Şafii’ye bakın, bir de “Mecidi’nin filmini izlemeyin” diye bağrışan çapulculara. La havle demek lazım.

Mecidi’nin filmi Molla Sadra, İbn Arabi, Hafız, Mevlanalardan süzülüp geliyor. İslam’ın medeniyet tarafının temsilcisi. Yıkım ekibi mezhepçiler ise cahil, kaba, saldırgan. Tarih boyunca medeniyetle kavga etmiş talan tarafının temsilcisi.

Allah Rasülü’nü (s) sevenin mezhebi/meşrebi tekfir, nefret, öfke olmaz, olamaz. Tekfir, nefret ve öfkeyi mezhep/meşrep edinenler Peygamber’in (s) seveni olamazlar. Efendimiz (s) ve ailesinden hiçkimseye kötülük ve nefret sâdır olmadı. O nedenle bu kutlu ailenin takipçilerinden, farklı mezhep, okul ve anlayışlara karşı bir tek nefret sözü, ayrımcılık, öfke ve saldırganlık sâdır olmuyor. Tek düşmanları tekfircilik ve terör. Buna karşın, onlara husumetten başka meslekten anlamayan zıtlar ise kötülük ve nefret menbaı.

Tekfircilerin tepkisi, filmde iki Yahudinin Kabe önünde ipini koparmışçasına eğlenen müşrikler hakkındaki müstehzi diyaloğunu gayet manidar kılıyor:

– Bunların içinden mi peygamber gelecek?
– Bunların içinden değil, bunlar için gelecek.

Meşhur fıkradır. Sarhoş Bekri Mustafa’yı (16. yüzyıl) bir cenaze namazında imam yapmışlar da, mevtanın kulağına “Ötede buranın halini sorarlarsa Bekri Mustafa imam oldu de, onlar anlar” demiş ya, tekfircilerin saldırganlığı da o hesap. Ellerine derme çatma bir medya tutuşturulunca kendini ülkenin en parlak entelektüeli sanan cehalet heykelleri. Kapkaranlık cehaletleriyle Türkiye’yi Mekke cahiliyesine döndürme arzuları gün gibi ortada. O cahiliyeyi ifşa eden Mecidi’nin filmine tepkilerinde böyle bir bilinç altı da aransa yanlış yapılmış olmaz.

Mezcupların abuk subuk laflarından, sövgü, hakaret, küfre kadar her türlü ifrazat bu kriminal muhitten sâdır oldu. Tam da onlardan beklendiği gibi. Çünkü üslubu beyan, ayniyle insandır. 14 yıllık devr-i iktidarda onca zenginlik ve güce rağmen İslam’ın muhabbet mesajını iletecek bir tane film çekemeyip yapılana sövmek ve sövdürmek reva mı?

O muhitin yazar çizer takımı ve kimi akademisyenleri de saldırganlık koalisyonuna katılmaktan geri kalmadı. Allah Rasülü’nü (s) 40 yaşında değil, doğduğundan beri nebi (tekvinî nebi) gören filme “deizm” diyen bile çıkabildi. Medeniyetimizin en büyük iftiharlarından İbn Sina’ya kafir diyen cahil ve tekfirci cüppeli tilmizin akademideki hali. Tekfircilik, gayri medenilik ve kara cehalette IŞİD’den geride değiller. Halbuki Şii kültürde Allah Rasülü (s), Sünnilikten farklı olarak doğumuyla birlikte peygamber kabul ediliyor. Risalet görevinin verildiği 40 yaşında sadece teşriî nübüvvet gerçekleşmiş oluyor, o kadar. Bu anlayışa “deizm” demek için tahmin edilemeyecek seviyede cahil olmak lazım. Yahut mesele cehalet değildir de, nifak ve ihanettir. Hangisi bilemiyoruz.

Bir de hiç girmememiz gereken süper cahillerimiz var. Filmde Ebubekir ve Ömer’e neden yer verilmediğini sorabilen türden cehalet. Mecidi onları o tarih itibariyle filme yansıtmak isteseydi ne yapabilecekti? Berbat müşrik hallerine yer vermesi hoş olur muydu? Mecidi o kadar hassas davranmış ki, müşriklerin meşhur âdetlerinden kız çocuğunu gömme sahnesindeki adam Ömer b. Hattab sanılmasın diye, Peygamber (s) bebeği gömülmekten kurtarırken adama “Sen kimsin?” dedirtmiş. Ömer olsaydı Peygamber’i (s) tanırdı çünkü.

Mezhepçi ve tekfirci saldırganlığın mezhep düşmanlığından medet umarak filmi kötülemeye çalışması amaçsız, nihilist, beyhude gayret. Zira filmi üreten akıl ve kalp, İslam’ın medeniyet kurduğu platonun ürünü. Şiilik, Sünnilik meselesi değil bu.

Tekfirci marjinallerin tepkisi “İran yaparsa iyi yapar” önyargısıyla gibi gözüküyor. Çünkü daha film gösterime girmeden kampanyaya başladılar. Müşrikler Mekke’de “Sakın Muhammed’i (s) dinlemeyin” derdi hani, mezhepçi ve tekfirci gazeteciler, mollalar ve sokma akıllı biçareler de “Sakın Mecidi’nin filmini izlemeyin” dedi. Sosyal medya kampanyaları falan, biraz da “biz kaç kişiyiz” testi gibiydi. Ama umduklarını bulamadılar, hayalleri kırıldı.

İşin bir de kriminal boyutu var. Müşriklerin “Muhammed’i (s) dinlemeyin” gürültücülüğünü kopyalayan “Mecidinin filmini izlemeyin” kampanyacıları FETÖ düğmeye basınca harekete geçmiş. Karar gazetesinde yeralan haberde (2 Kasım) örgütün yurtdışındaki Zaman Arabic yayınında filmin gösterime girmesinin hükümetin İran’la gizli ilişkisinin kanıtı olduğu yazılmış. Tükiye’deki mezhepçi koro da talimat gibi bu yayından sonra kampanyaya başladı. Bizim aklımız fitne fesada çalışmadığı için Mecidi’nin filmine (bâtıl da olsa) fikri itiraz var sanıyorduk. Meğer basit FETÖ operasyonuymuş.

Aslında bu marjinal, radikal ve azgın azınlığın Selam-Tevhid kumpasında FETÖ’nün baş destekçisi olduğunu unutmamak lazım. Bu nedenle aslında Erdoğan’dan hiç hazzetmiyor ve onu İran’ın gizli işbirlikçisi görüyorlar. Mecidi filmini bahane edip yaptıkları operasyonun hedefinde de zaten Erdoğan var. Lakin zâhiren ve ikiyüzlülük yaparak “Erdoğancı” göründüklerinden FETÖ ile aynı akıbeti yaşamaktan şimdilik kurtuluyorlar. Soruşturma dosyaları incelendiğinde bu mezhepçi, vahhabi, selefi azgın azınlığın elebaşlarının bir tekinin bile FETÖ kumpaslarına konu edilmediği görülür.

Erdoğan, Mecidi filmi bahanesiyle aslında ona hücum eden FETÖ talimatlı tekfircilerin farkındadır herhalde. Gerçekte ona musallat olan bu diyarın Haricileri konusunda Hz. Ali’nin mücadelesini incelemesini tavsiye ederiz. Hz. Ali, Haricilerin kanlı isyanını bastırdığında “Fitnenin gözünü çıkardım. Bunu benden başkası yapamazdı.” demişti.

Amerika “terör örgütü” ilan edene dek IŞİD’e tek kelime etmemiş olanların Mecidi’nin filmine öfke ve nefretle saldırması niyetlerini ele veriyor. IŞİD, ortaya çıktığı andan itibaren İslam’ı ve Hz. Peygamber’i (s) karalayan, çirkin gösteren vahşi ve iğrenç bir terör örgütü olmasına rağmen ona ses çıkarmayan, hatta bazen alenen destekleyen bu güruh, öyle anlaşılıyor ki IŞİD’in temsil ettiği karanlık, çirkin ve saldırgan din kültürünü yerle bir ettiği için “Hz. Muhammed” filmine tepkili. Filmin muhabbet ve merhamet ekseni onları ziyadesiyle rahatsız etmiş görünüyor. Peygamberin (s) muhabbet ve merhamet timsali olduğunu yansıtan Mecidi’nin filmi, nefret ve öfke yaymaya çalışan tekfircinin hiç şüphe yok tezgahını bozdu.

Ne bilelim, sebep böyle şeyler olsa gerek. Yoksa dertleri birilerinin İslam’ın simasına halel getirmesi ve Allah Rasülü’nün (s) pâk adını kirletmesi olsa, Peygamber’in (s) mührünü kendine bayrak yapan IŞİD ortaya çıkıp vahşi cinayetler işlemeye, İslam’ın hatıralarını ve sahabe türbelerini yakıp yıkmaya başladığında da filme verdikleri tepkiyi verirlerdi, öyle değil mi? Ama yapmadılar. Bilakis IŞİD’i gizli açık desteklediler, terör örgütü olarak anıldığında ayranları kabardı, öfkelenip bunu söyleyenlere galiz hakaretler ettiler, hem de televizyonlarda canlı yayınlarda. Mahçup destekçiler ise deli zırvası analizlerle IŞİD’i kollamayı hiç ihmal etmedi. Demek ki niyetleri İslam’ın kötü gösterilmesine tepki vermek ve bu vahim yanlış anlamayı düzeltmek değilmiş. Çünkü IŞİD İslam’ı kirletirken umurlarında değildi. Buna mukabil IŞİD ve muadili tekfirci terör örgütlerinin vahşet, cinayet ve tahribatlarına başından beri cepheden karşı çıkansa, “Muhammed Rasulullah (s)” filmini yapan İran oldu. Son beş senedir aşırılık karşıtı yayınlar, konferanslar, toplantılar, uluslararası etkinlikler düzenleyen hep İran’dı. Mezhepçilerse bize, IŞİD’le mücadele eden İran’ı tehlike olarak gösterdi hep. Müslüman dünyada, İslam’ın çehresini çirkinleştiren IŞİD’i desteklemiş veya destek mahiyetinde sessiz kalmış ülke ve liderlerin çoğunluğuna karşın, azınlıktaki Şiiler ve İran, İslam’ın terörle, aşırılıkla ve şiddetle bağı olmadığını kanıtlayıp temsil etme çabası içindeydi.

CIA grafikerleri IŞİD’in korkunç cinayetlerini Allah Rasülü’nün (s) mührüyle zihinlere kazımak için o mührü logo olarak kullanıp zifiri korkunç bir bayrak yaptı. Belki de böylece İslam’ı alt ettiklerini, hatta tarihe gömdüklerini düşündüler. Oysa yanılıyorlardı. İslam’ın Hicaz’dan çıkıp medeniyetini kurduğu İran’da usta hattat Celil Resuli, Mecidi’nin filmi için hazırladığı hat ile, CIA ve IŞİD tarafından zifte batırılmış mübarek ve mukaddes mührü kirin pasın içinden çekip aldı ve mükemmel bir estetikle yeniden yazarak Allah Rasülü’nün (s) mührünü aslındaki pâklığa döndürüp ihya etti. İslam’a düşman gavurun anlamadığı, İslam medeniyetinin gücü, derinliği, azmi, inancı, kararlılığı. Bundan sonra daha kaç dalgayla İslam’ın üzerine gelseler de, İslam’ın içinden ne çok münafık devşirseler de asla başaramayacaklarını görmüş olmaları gerekir. Allah Rasülü’ne (s) ve pâk ailesine muhabbetle bağlı sâdık müminler sayesinde medeniyetimiz düşmanlar karşısında dimdik ayakta ve pür dikkat nöbette.

Filmin Farsça orijinalinde Hz. Peygamber’e (s) hitapta “Muhammed can” deniliyordu. Dilin hoşluklarından biri bu. Ama aynı zamanda linguistik kültürün Allah Rasülü’ne (s) bakışındaki sevginin niteliğini ve yakınlık hissini de temsil ediyor. Bu muhabbet bağına rağmen kimi saldırganların sözde ve zâhiren Peygamber’e (s) sahip çıkıyor gözüküp kendi sinsi mezhepçi ajandalarını icraya debelenmesi haylice hariçten gazel okumaktan başka mana taşımıyor.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir