Skip to content

Profan mütegallibenin başkanlık karşıtı cihadı

– Yerel yönetimlerde merkezi idare gibi parlamenter sistem olsun.

– Ülke bölünür.
– Öyleyse merkezi yönetimde yerel yönetimler gibi başkanlık sistemi olsun.
– Ülke bölünür.

Başkanlık tartışmasında sistem karşıtlarının gerekçe yumağında tutulabilecek bir uç yok. İlkesel ve teoriye dair bir itiraz yöneltilmiyor çünkü. Erdoğan’ın başkanlığını istememekten ibaret bir karşıtlık türüyle sistem değişikliğine direnmeye çalışıyorlar.

İslam düşünce tarihindeki tecdid/yenilenme hareketlerinin aslı esası, kaybolan cevheri tortuların arasından çekip almaktır. Yani zaman içindeki tartışmalar ve katkılarla üstüste yığılan birikimin arasında yitip gitmiş amacı ortaya çıkarma çabası. Bu her tartışma için geçerli. Münakaşalar sürecinde bazen iş o noktaya geliyor ki, üzerine konuşulan meselenin ne olduğu bile unutulabiliyor.

Başkanlık tartışması tam da böyle bir konu. Oluşan birikim yüzünden meselenin doğru sorusunun ne olduğu hatırlanmıyor artık.

Başkanlık tartışmasını anlayabilmenin doğru sorusu şu oysa: Parlamento seçiminin otomatik olarak hükümet seçmek anlamına da geldiği yasama-yürütme birliği sistemi mi devam etsin, yoksa yasama ve yürütmenin birbirinden ayrıldığı başkanlık sistemi mi olsun?

Meclis yasamanın yeriyse neden içinden bir de icra organı hükümet çıksın? Yasamanın kendi işini, hükümetin kendi işini yapabilmesi için iki organ birbirinden ayrılmalı değil mi? Seçmeni temsil ve yasama görevi olan milletvekili hükümette de rol alarak bunu nasıl yapacak? İçinden hükümet çıkarmış bir meclis grubunun o hükümeti denetlemesi makul mü? Halkın seçtiği cumhurbaşkanı neden sembolik kalsın? Seçilmiş cumhurbaşkanı neden icra işini üstlenmesin de halkın seçtiği bir milletvekili başbakan sıfatıyla bu işi yapsın? Neden illa başbakan olsun? Tamamen idare tekniğiyle alakalı şematik bir konuyken başbakanlığın ideolojik gereklilik haline getirilmesinin sebeb-i hikmeti nedir?

Öyleyse tartışmanın doğru ekseni, siyasi rejimin mevcut yasama-yürütme birliği ile mi devam edeceği, yoksa yasama ve yürütmeyi birbirinden ayıran başkanlık sistemi mi olacağıdır.

Başkanlık sisteminin muhalifleri, yasama-yürütme birliğinde mecliste çoğunluğu elde etmek başkanlık rejiminde hükümet olmaktan daha zorken neden başkanlığa karşı acaba? Meclis çoğunluğunu ele geçiremeyen muhalefetin lideri, buna mukabil pekala başkanlık seçimini kazanabilir ve hükümeti kurabilir. AKP iktidarlarıyla geçen 14 yıldır hükümet kurmak için gerekli 276’nın yarısını bile bulamayan muhalefetin başkanlık sisteminde hükümeti kurma ihtimalinin siyasi matematikte yeri var. Mecliste çoğunluk olma ihtimali ise irrasyonel. Aslında meclis çoğunluğunu elde etmede hiç sorun yaşamayan, dolayısıyla kesintisiz hükümet kurabilecek AKP’nin başkanlık sistemine karşı çıkması, buna karşılık muhalefetin hararetle desteklemesi lazım.

Başkanlık rejimi hükümetle yasama organını ayırmanın güçlü imkanı kuşkusuz, ama aynı zamanda Erdoğan’ı sandıkta yenmek isteyen için de imkan. Başkanlık sistemine itirazlar garip, tuhaf, manasız.

Bir de başkanlık yöntemini cumhuriyet ve demokrasinin dışına çıkartan karacehalet var. Bunu söylerken mutlaka araya “Ortadoğu’nun diktatör rejimleri” cümlesini sıkıştırmayı ihmal etmiyorlar. Ortadoğu’daki rejimler batı uygarlığının eski tip sömürgeciliğinin menfaat takibi için kurduğu diktatörlükler. O ülke halkları bu rejimleri ne zaman yıkmaya teşebbüs etse karşılarında “uygar” batıyı buldu ve terörizmle suçlandı. Diktatör şahın İran’ını Ortadoğu’nun liderliği olarak selamlayan batılılar, halk devrim yapıp cumhuriyeti kurduğu an İran’ı yaptırım ve ambargolarla kuşattı. Halihazırda Bahreyn de bunun bariz örneği mesela. Bahreynliler beş yıldır demokrasi talebiyle sokaklarda ama demokrasinin beşiği batı, diktatörlük rejimini destekliyor.

Başkanlık sistemine “bizde otoriterliğe yolaçar” diye itiraz eden CHP, batıyı başöğretmen, Türkiye’yi de müstemleke statüye müstehak görüyor adeta. Azınlık vesayetini ihya çabasında olanların, oyunu alamadıkları seçmen adına bile konuşarak başkanlık tartışması yaptığı ilginç bir numuneyiz.

Başkanlık sistemine “Erdoğan diktatör olur” diye karşı çıkanlar, halkın her halükarda Erdoğan’ı seçeceğini ima ediyorsa meşru siyasete inancını yitirmiş demektir. Başkanlık yönetimini istemeyenlerin Erdoğan başkan olacağı için bunu istemediğini alenen, hicap duymadan, arsızca söyleyebildiği bir ülkeyiz vesselam.

Başkanlık sistemine galiz hücum edenlerin arasında başkanlık sistemiyle seçilip başkan olmuş yerel yöneticilerin bulunması ise tinsel komedya.

İşin aslı, “seçim herşey değildir” diyen nüfuz ve manipülasyon lobisi ile “milletin iradesi herşeydir” diyenler arasında bir tartışma bu. Başkanlık/Liderlik dönüşümü son viraj olduğundan sağlı sollu “bahar” taşeronları panik butonuna basık telaş, acele ve hiperaktivite halinde. Anglo-Sakson liberallerin dahi başkanlık sistemine itirazı, sisteme nüfuz edemeyecekleri kaygısından. Başkanlık sisteminde siyasi rejimin dengeleriyle oynayamayacakları kuşkusu, bayıldıkları Amerikan sistemine de mesafe koymalarına yolaçıyor.

Ulusalcılık, laiklik ve hatta liberallik başkanlık sisteminden %70-30 muhafazakar-laik seçmen dağılımı nedeniyle hazzetmiyor olmalı. Laik sağ siyasetin 13 senedir AK Parti’ye oy veren seçmen çoğunluğuna etki etmesinin artık imkansız olduğu görülüyor. Başkanlık sisteminin bu durumu mühürleyeceğini öngörüyor olmalılar.

TESEV’den Ersin Kalaycıoğlu’un birkaç sene önce NTV’de Türkiye’de başkanlık sistemine geçilmesine ilişkin tasviri şöyleydi: “Şişman, kıllı bir adama tuvalet giydirmek.” Şimdi MHP’li olan Durmuş Yılmaz Merkez Bankası’na başkan olduğunda evinin kapısındaki ayakkabıların fotoğrafını yayınlamışlardı. Mevzu aslında kültürel karşılaşmalar bahsinde anlam kazanıyor.

Laik muhalefet, başkanlık ve Meclis seçimlerinde hiç başaramayacağını dürüstçe itiraf edip siyasal paylaşımda bürokraside birkaç mevki istediğini söylese neyse. Halktan oy almaktan kaygısı bulunmayan siyasetin başkanlık sistemine neden canhıraş karşı çıktığını açıklamak kolay değil. Seçil, sen başkan ol, değil mi? Erdoğan başkan olmasın diye siyaset teorisinde yeri olan bir tekniğe itiraz etmek neyin nesi?

Ayrıca Türkiye’nin politik geleneğinde sembolik cumhurbaşkanı ve icracı başbakan modelinin bulunduğu iddiası da hilaf-ı hakikat. Bilakis Türkiye’de “lider” geleneği var. Öyle olduğu için siyasetimizin omurgası lider meselesi zaten. Bütün siyasal analizlerde lider başlığına en fazla yeri ayıranların bir anda cumhurbaşkanı-başbakan kolektivizmine rücu etmesi tabii ki manidar.

Avrupa’daki siyasal evrimde monarşiler yerinde kaldı, kalmayanlarda ise cumhurbaşkanına dönüştü. Osmanlı devleti savaşta yenilmese ve monarşi tasfiye edilmeseydi Türkiye’de de Avrupa’daki örnekler gibi sembolik monarşi yerinde kalacaktı. Fakat Osmanlı konu olunca Lozan dayatmasıyla, işlevsiz bile olsa sırf İslam birliğini çağrıştırıyor diye ve simgesel anlam ifade eder korkusuyla monarşi radikal biçimde imha edildi. Gerçi kimileri bu sebeple Türkiye’ye monarşiyi döndürme anakronizmini parlak fikirmiş gibi savunuyor. Abukluk tabii ki. Batılılaşmış mevcut Osmanlı hanedanından İslam birliği davasının neferi olmayı bekleme saçmalığından başka bir şey değil.

Bu diyardaki siyasi yürüyüşte Osmanlı monarşisinin yerini de Avrupa’dakiler gibi cumhurbaşkanı aldı. Fakat kurucu lider Atatürk ve halefi bâni-yi sâni İnönü sembolik cumhurbaşkanı olarak görev yapmadı. Sembolik cumhurbaşkanlığına dönülmesi daha sonradır. Ta ki 12 Eylül darbesinin generali Kenan Evren’e kadar. O da kurucu lider olduğu için sembolik cumhurbaşkanı değildi. Erdoğan da kurucu lider niteliği nedeniyle sembolik cumhurbaşkanı olamıyor. Üstelik öncekilerden farklı olarak halkın seçtiği cumhurbaşkanı.

Aktüel siyasi tartışmaya küçük bir parantez açarsak: Erdoğan’lı başkanlık yönetiminde Putin-Medvedev modeli için önce Gül’ün düşünüldüğü muhakkak. Sonra da Davutoğlu. İki testten de olumsuz kanaat çıktığı anlaşılıyor. Davutoğlu başkanlık sistemini, cumhurbaşkanı ile başbakanın görevlerinin belirlenmesi olarak tarif etti. Halbuki Erdoğan bunu söylemiyordu. Davutoğlu’nun tarif ettiği başkanlık sisteminde başbakanlık yerinde kaldığına göre kabine de meclisten oluşacak demekti. Parlamentarizm yani. Dolayısıyla aslında Haziran 2015 seçiminde Davutoğlu’nun bileti kesilmişti. Çünkü tüm Türkiye’de %5 ile %15 arasında oy kaybeden Davutoğlu, faturayı kendi başarısızlığına değil, Erdoğan’ın başkanlık isteğine çıkarmıştı.

2002’den bu yana AKP iktidarının hız kestiği, metal yorgunluğu yaşadığı, büyümesinin limitlerine geldiği varsayımları ne çok tekrarlandı. Ama her seçimde bu önermeler yanlışlandı. Aksine evrenin yatışmaz yapısı gibi, AKP de büyümeye devam ediyor. Hatta denebilir ki, iktidar partisi, 2001’deki zorlu ‘big bang’ten sonra artık durdurulamaz genişleme hızına ulaştı. Bu nedenle başkanlık seçimiyle zirveyi görmeden durmayacak, durdurulamayacak. Anlayabildiğimiz kadarıyla Erdoğan’ın iki hayali var: Başkanlık sistemi ve nükleer Türkiye. İkisini de başarmak istiyor.

Erdoğan’la ilişkilendirmeksizin soyut olarak başkanlık rejiminin Türkiye’ye birinci derecede faydası, vesayet ve nüfuza kapalı bir siyasi rejim olma ihtimalidir. Bu ihtimal herşeye değer. Siyasetin hakikileşmesi bakımından da yasama ve icranın ayrılıp dar bölgeli ve senatolu başkanlık sistemi, siyasettekilerin gerçek gücünü görmemizi sağlar. Parti kamuflajı kalkar. Başkanlık seçimi, yasama organı seçimi ve yerel yönetim seçimleri yarı dönemlerde yapılır, halk kısa süreli oy kullanmalarla sürekli iradesini beyan eder. Yerel yönetimler yetki ve mali kaynakla güçlendirilir, yerel meclisler kuvvetlendirilir ve bu yapının üzerine başkanlık sistemi oturtulursa siyasetin başka bir mecrada akmaya başlayacağı düşünülebilir. Doğrudan demokrasiye yaklaşmanın tasvir edildiği bu fotoğraftan zarar geleceğini ancak vesayet kafası iddia edebilir.

Mesele, başkan seçilirse Erdoğan’ın nasıl bir portre vereceğidir. İstanbul’un fethinden sonra Sultan Mehmet, “Ben sezarım, kayserim, şehinşahım, sultanım” demişti. Bu diyara mahsus başkanlık olacaksa işte böyle çok kültürlü bir sentez olmalı.

Kültürel karşılaşma ve meydan okumalar bağlamında 30 senedir başkanlık sistemini savunmamın başlıca nedeni, kazara ve cebren devlet aygıtını ele geçirmiş profan siyasal tahakkümden kurtulmaktır. Başkanlık sistemi, bir tür tarihin sonu sıfatıyla, toplumun profan tasavvur ve tahakkümün ihtirasından özgürleşmesini sağlayabilir. Bu mühimdir.

Konu Erdoğan’la hiç ilgili değildir. Profan tahakküm, başkanlık sistemine geçildiğinde, sittin bile değil, ebediyen devlet aygıtını ele geçiremeyeceği korkusu yaşıyor. Bu yüzden, Türkiye’yi profan tasavvur ve tahakkümün azınlık rejimi vekaletiyle elinin altında tutmuş ecnebilerin başkanlık sistemine itirazı anlaşılabiliyor. Yerli mütegallibe de bu nedenle varı yoğuyla hücum ediyor.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir