Skip to content

“Stratejik derinlik”in beyhude simya mesaisi

Başka bir yazımda detayını anlatmıştım. Şii dünyasının en çok bağlısı olan müçtehidi Ayetullah Seyyid Sistani’yi 2012’de Türkiye’den Azeri Caferi dinadamlarından oluşan bir heyet içinde ziyaret etme fırsatı buldum. Planlanan, kısa ve selamlama kabilinden bir ziyaretti. Tanışma faslında heyetteki tek yazar olarak tanıtıldığımda Sistani bölgesel durumlar, Türkiye-Irak ilişkileri ve hususen Ankara’daki iktidarın hal ve gidişatı konularına girdi. Uzun konuştu. Ayrıntılı anlattı. Oğlu, toplantının uzadığını, bekleyen heyetler olduğunu hatırlatmak için birkaç kez hamle yaptı. Başaramadı, geri çekildi. Gözleriyle bizden yardım istedi, ama biz de milyonlarca Şii Müslümanın kulak kabarttığı büyük bir âlimin sözünü kesme saygısızlığını yapamazdık. Müçtehidin vermek istediği mesajlar vardı, onları aktarmadan konuşmasını bitirmeyecekti.

Seyyid Sistani, aslında siyasi liderlerle görüşmediğini hatırlatıp Erdoğan’ın ziyaret talebini büyük bir umutla kabul ettiğini söyledi. Ziyarette Erdoğan, Seyyid Sistani’ye Arap baharı ve Bahreyn’e ilişkin görüşlerini sormuş, bu gelişmeleri nasıl değerlendirdiğini öğrenmek istemiş. Seyyid Sistani de Arap baharının yol açtığı istikrarsızlığa dikkat çekmiş ve bu ülkelerde hala bir düzen kurulamadığını hatırlatmış Erdoğan’a. Bahreyn konusunda da “Bahreynlilerin haklarını vermek bir yana, hiç değilse daha az eziyet görseler” cevabını vermiş. Seyyid Sistani sözün burasında ilginç bir yorum yaptı: “Erdoğan’ın Bahreyn üzerindeki ısrarı, bana, ‘Şii çoğunluk’ gibi bir laf sarfettirme, mezhebi yorum yaptırma isteğindendi belli ki. Ama biz meseleye böyle bakmıyoruz. 63 yıldır bu konularla meşgulüz, maksadı anlayabiliyoruz.”

Çölün yakıcı sıcağı altında bir yudum suya hasret katledilmiş Hz. Hüseyin ve Peygamber (s) evlatlarının acı hatırasıyla harmanlanan Kerbela topraklarının sözcüsü Seyyid Sistani, Erdoğan’dan Fırat ve Dicle sularının daha fazla salınmasını istediğini anlattı. Erdoğan’a “Irak kurudu, hayvanlarımız ölüyor.” demiş. Bir yudum su istemiş. Erdoğan o bir yudum su için söz vermiş ama sonra söz unutulmuş, hiçbir şey değişmemiş.

Sistani’nin söyledikleri arasında şu aralar gündemimizin ana konusu olan Davutoğlu kısmını ayıklayıp mealen tekrar aktarayım: “Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabını Arapça tercümesinden inceledim. Hayal ürünü ve hayalperest. Müslüman ülkelere hakim olma fikri taşıyor. Bu, ihtilaflara yolaçar. Davutoğlu Arap ülkelerine eski Osmanlı vilayetleriymiş gibi bakıyor. Kimse bunu kabul etmez.”

Davutoğlu, İran’daki yöneticilerin haberi bile olmadan dünyanın ücra köşelerinde Hafız, Mevlana, Sadi okumak için Farsça öğrenilmesi türünden bir yumuşak gücün cevherinin Türkiye’de bulunmadığını biliyordu. İran’ı tartacak nüfuz ve yumuşak gücü imal edebilmek için İran’ı kopyalamayı denedi. Ama bunu yapabilmesi için elde olmayan cevheri üretmeliydi önce. “Stratejik derinlik” doktrini senelerce o cevherin simyasını üretme peşinde koştu. Fakat olmadı, maya tutmadı. Sihirli formülü bulamadı. Bu işin zorlamayla olmadığını, olamayacağını anladıkça da öfkesi arttı ve anomali yaratan yöntemlere, kaba güce başvurdu.

Hariciye’nin “hoca”sı (yahut muarreb hüviyetini hesaba katarak söylersek “coha”) İran’ın İsrail üzerindeki caydırıcı etkisini önlemek için Amerikan radarına stratejik derinlik kazandırmanın ötesine geçemedi. Bu macerada Ortadoğu’da yolaçtığı kazaların tümünde 8/8 o kusurlu.

Davutoğlu’lu dışpolitika serüveninde “stratejik derinlik”in proaktif siyasetinin, hegemonla elele Müslüman beldeleri tarumar etmek olduğunu denedik. Mesela bu paradigma, Beşar Esad tam reformlara başladığı sırada, yani Baas’ın güvenlik rejimine karşı mücadelede en zayıf anındayken Suriye’ye hamlesini yaptı. Stratejik derinlik aklı, Suriye’de silahlı âsilerin (ve sonrasında da yabancı uyruklu lejyonerlerin) halkın arasına karışmasının sivil kayıplara yolacağını biliyordu. Bunu hiç dert etmedi. Teröristleri hiç kınamadı, sivil halkın can güvenliği için uyarıda bulunmadı. Kimbilir, belki de zaten stratejisi buydu. Ölümler başlayınca hükümet darbesine katkı olarak kaba ve kara propaganda yapabilmek için terörle mücadelede sivillerin ölmesini dört gözle beklemek. Gaddarca. Zalimce. Kalpsiz emel.

Türkiye’nin bütün bir doğuyla ilişkilerinin berhava olması stratejik derinliğin bu fenalıkları yüzünden.

Erbakan’ın da Osmanlıcılığı vardı. Ama onunki romantikti. Anakronik değildi. Tarihte olanı o haliyle tekrarlamaktan hiç sözetmedi. Erbakan’ın Osmanlı romantizmi, İslam halklarına tahakküm edecek aktüel emperyal emeller üretmedi. Stratejik derinlik ise tam da buydu: Hegemonik emperyal emel.

Erbakan’ın Osmanlı romantizmi İslam halklarına karşı Türkiye için sorumluluk, yükümlülük, ödev, görev tarif etmişti. Stratejik derinlik ise onlara tahakküm hakkı. Erbakan “Filistin’in tapusu bizde” dediğinde tarihsel yükümlülüğü vurgulardı. Stratejik derinlik ise mülkiyet hakkı ve tahakküm ehliyeti iddia etti.

Erdoğan, Milli Görüş’ün “İslam birliği” ödevinin yabancı devletlerde yolaçtığı tepkiyi hesaba katarak o gömleği çıkardığını ilan edip ortalığı yatıştırmış biri. Peki ama stratejik derinlikçi tahakküm ve hegemoni macerasına nasıl karıştı öyleyse? Milli Görüş’ün İslam birliği tepki doğurduysa stratejik derinliğin hegemonik emeli de aynı tepkiye yolaçmalı değil miydi? Hangi bilinmeyen ajanda Milli Görüş’ün değil de, stratejik derinliğin “İslam birliği”ne onay verdi?

Cevap biliniyor. Milli Görüş’ün Müslümanların hayrına ve dünyada alternatif yaratabilecek İslam birliği fikri emperyalist başkentlerde tedirginlik, kaygı, tepkiye yolaçtı. Stratejik derinliğin garp namına Müslüman coğrafyayı zaptü rapt altına alma perspektifi ise bilakis emperyalist başkentlerde ayakta alkışlandı. Stratejik derinlikçi tahakküm paradigmasının Türkiye’deki egemenliği (2009), ABD Başkanı Obama’nın 2009’da TBMM’de okuduğu manifestoyla eşzamanlı. O manifesto, Türkiye’nin eline, İslam dünyasının sırtını hedef alan zehirli bir hançer tutuşturdu. Obama’nın manifestosu, 1999’da, yani 11 Eylül saldırıları ve Afganistan’ın işgalinden 2 yıl önce Clinton’ın TBMM’de açıkladığı manifestonun güncellenmiş haliydi.

Küçük emperyalizmin doktrini olan “stratejik derinlik” Ankara’nın hep büyük bagajı oldu. Erdoğan, bu doktrinle bırakın fırsat ele geçirmeyi, o yükün altında uzun süredir diz çökmüş halde. Türkiye’nin 2011’den bu yana geldiği hal meydanda işte. Türkiye, kendine stratejik derinlik açmak isterken yeryüzünün en vahşi teröristlerinin stratejik derinliğine dönüştü. Suriye ve Irak’tan püskürtülen terörizmin firar ettiği stratejik derinlik bizim memleketimiz.

Türkiye’nin NATO’da kanat ülke görülmesini aşağılayıcı bulan siyasi heyet, pek değer verdiği stratejik derinlikle Türkiye’yi kanat ülkesi olarak sabitledi. Üstelik mülteci krizinde Avrupalılarla yapılan pazarlıkta kanat ülkesi konumu en büyük koz olarak pazarlandı.

Osmanlının tarihsel mirasını temel alan yeni Osmanlıcılık, örnek aldığı imparatorluğun hegemonik karakterini yeniden üretmeye çalıştı durdu. Bunun anlamı, Türkiye’nin ancak uydu ülkeler aracılığıyla stratejik derinlik kurabileceğiydi. Hal böyle olunca da Ortadoğu’nun aktüel güçleriyle denk ilişki ve temas kuramadı ve “Etrafımız düşmanlarla çevrili” doktrinine koşarak geri döndü. İnönü’nün “Bana bakın, kimse işitmesin, millet düşmanınızdır.” sözünü Müslüman ülkelere uyguladı. Yumuşak gücün cevherini imal etmeye çalışan Davutoğlu’nun simyacılığındaki ufuk bu kadardı. Başından beri beyhude mesaiydi. Dahası umutsuz denemelere heveslenip ortalığı yangın yerine çevirdi.

Uydu devlet fikriyatı yerine Selçuklu modelinden ilham alınsaydı stratejik ittifaklarla yol alınacaktı. O zaman bölgenin bütün güçleri bu ittifak içinde anlamlı bir bütünlük oluşturmak üzere biraraya gelebilirdi. Böyle bir ittifakta bırakın Türkiye-İran rekabetini, ittifakın birinci halkasını geçmişte olduğu gibi bugün de Anadolu-İran stratejik havuzu oluşturabilirdi. Çünkü bilindiğinin aksine, Türkiye ve İran, Batılıların teşvik ettiği gibi ontolojik rakipler değil, aksine bütün seçeneklerden önce birbirinin, yani İran Anadolu’nun, Anadolu da İran’ın stratejik derinliğidir.

Stratejik derinlik ülkeleriyle jeopolitikanın kaçınılmazlıkları doğrultusunda ilişki kurma doğru bir hesaplama. Çünkü stratejik derinlik, ödünç aldığı askeri terminoloji itibariyle geri çekilme hattında Türkiye’yi koruyup kollama işleviyle görevlendirilecek korunak alanları oluşturma esasına dayanıyor. Muhafazakâr iktidarın “komşularla sıfır sorun” politikası bu işlevin güvenlik sektörüyle ilgili. Bu yolla hem TSK’ya duyulan ihtiyacı azaltarak ordunun siyasetteki ağırlığını hafifletme, hem de savunma giderlerini yatırıma kaydırma işi, doğru ve yerinde bir planlama.

Lakin bu dışpolitika metodolojisinin taşıyıcı kolonu olan jeopolitika, komşularla sıfır sorun imkanıyla yetinmedi. Kurduğu akıllı sistemin kendini geliştirme kapasitesi nedeniyle nüfuz ve hegemoni taşkınlığının mutlaka kendini dayatacağını biliyorduk. Öyle de oldu. Mayıs 2011 itibariyle başlayan Suriye krizinde Türkiye’nin neden savaş çıkarmaya çalışan taraf haline geldiği sorusunda bunun cevabı var. Meseleye kapitalizmin mutlaka emperyalizme muhtaç olduğu modeliyle bakanlar Türkiye’nin Suriye’ye doğru taşmaktan kendini alamayacağını görüyor, biliyordu. Zira hegemonik emelden asla eşit, denk, mütekabil ilişki çıkmaz. Stratejik derinlik de tahakkümcü bir doktrin.

Hulasa, Davutoğlu’nun stratejik derinlik için giriştiği beyhude simya mesaisinde geride ağır bir yıkım kaldı. Neoconların Amerika’yı nefretin odağı haline getirdiği tecrübenin simetrisi. Elimizdeki son karede Türkiye’nin, tarihsel tüm komşularıyla kanlı bıçaklı hale geldiği görüntü var. Mezara kadar ve ötesinde Davutoğlu’nun yakasını bırakmayacak bir bilanço bu.

Türkiye’nin bu utanç verici sabıkayı ve yüz kızartıcı kusuru affettirebilmek için behemehal stratejik derinlikçi tahakkümün mirasından kurtulması gerek. Hızla barış ve kardeşlik inşaatına başlanmalı. Belki niyet beyanının ilk adımı, doğu komşularıyla ilgili AB bakanlığı gibi özel bir bakanlık kurmaktır. AK Parti iktidarında felaketi ayakta tutmayı savunacak kimse yoktur herhalde.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir