Skip to content

Tevhid-i hakimiyet cumhuriyeti

En basit izahı seçmeyi öneren Ockham’lı William’ın “ustura” metodunu, anlama faaliyeti için sağlıklı bulan var. Ama analizin çok katmanlı doğal karmaşıklığı ve estetiğine aykırı gören de çıkabilir. Tahlilin kendine özgü entelektüel dolayımlarındaki şahaneliğin korunması tabii ki gerekli. Fakat bir meseleyi çoğaltılmış varsayımlarla içinden çıkılmaz hale getirmek yerine basitleştirip yalınlaştırmak da tartışmalara iyi gelebilir. Bu ikincisi, toplumsal diyalog ve işleyiş için entelektüel faaliyetin pratiğe burun kıvırmasından daha mühim.

Türkiye’de bir türlü yapılamayan başkanlık tartışmasını kolaylaştırmak ve tansiyonu düşürmek bakımından Ockham’lının usturası işe yarayabilir.

Mesela soruyu şöyle vazetsek: Devletin iki icra başı tarafından çekiştirilerek yönetilmesi mi iyi, yoksa çift başlılık yerine halkın bir tek icra erki seçmesi mi? Millet tarafından üretilmiş egemenlik, mamul hale geldikten sonra milletin müdahalesinin olmadığı bir katmanda neden bölünsün? Türkiye neden tevhid-i hakimiyet/holistik egemenlik cumhuriyetine geçmesin?

12 Eylül askeri darbesini yapanlar 1960 darbesindeki seleflerinin yolunu izleyerek, kendi başına bırakılırsa ya davulcuya, ya zurnacıya kaçacağına inandıkları halkı denetlemeyi herşeyin önüne geçirdi. 1960 ihtilalcileriyse “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” prensibinin DP hükümetleri dönemindeki pratiğinden ağızları yanmış olarak yoğurdu üflemenin yolu yordamını anayasaya koymuştu: “Egemenlik, anayasada belirtilen kurumlar eliyle kullanılır.”

1961 anayasasına gelinceye dek “egemenliği kimin üreteceği” sorusuna cevap verilmişti. Padişahlık rejiminden çıkmış Türkiye’de padişahın egemenlik yetkisi millete devredildiğine göre egemenliği üretme yetkisi de milletindi. Fakat 1960 darbecileri, egemenliğin millete devredilmesinden hoşnutsuzdu ve üretilen egemenliğin anayasada sayılan organlar eliyle kullanılacağını kayda geçti. Böylelikle mamul hale gelmiş egemenliği devletin kimi kurumları arasında bölüştürüp üleştirip kısıtlayıp zaptürapt altına alabilecek ve denetleyebileceklerdi.

Un ufak edilmiş milli hakimiyetten geriye millet için ne kaldığı sorusunu sadece sağ siyasetlerin sormuş olması, sol siyasetlerin milletle teması tartışması içinde bahs-i diger.

Şematik anlatırsak: Birinci cumhuriyet, padişahlığın lağvedilmesinin ardından egemenliği üretme yetkisinin kimde olduğu sorusunu sordu ve 1924’te “millet” cevabını verdi. İkinci cumhuriyet bu kez soruyu değiştirip üretilen egemenliği kimin kullanacağı sorusunu sordu ve 1961’de “anayasada sayılan organlar” cevabını verdi. Üçüncü cumhuriyet ise üretilmiş ve nasıl kullanılacağı tarif edilmiş egemenliğin nasıl denetleneceği sorusunu sordu ve “devletin başı cumhurbaşkanıyla” cevabını verdi.

Şimdi AK Parti sözcülerinin başkanlık sistemi üzerine yaptıkları açıklamalara bakılırsa tekrar başa dönülecek. Egemenliği üreten milletin, egemenliği kullanacak tek merci olduğu ve yetkisini milletten almayan hiçbir makamın bu egemenliği zaptürapt altına alamayacağı yeni bir siyasi rejimin şantiyesi kurulacak. Yani tevhid-i hakimiyet, egemenliğin birleştirilmesi. Buna da dördüncü cumhuriyet diyelim.

Farklı eğitim metod ve kaynaklarına kapı pencereyi sıkı sıkıya kapatmayı öngören tevhid-i tedrisat ilkesini çılgınca savunanların, ondan da önemli tevhid-i hakimiyete tepki göstermesinin yegane sebebi Erdoğan. Onun mutlak iktidarı ele geçireceğinden bahsederken kastettikleri de egemenliği üreten millet tarafından yetkilendirilmesinin yaratacağı meşruiyetin karşı konulamaz olacağı korkusu.

Erdoğan’ın icranın başı olmasına karşı çıkanlar, 12 Eylül darbecilerinin, halkın seçeceği yürütme/icra erkini olabildiğince kuşatıp etkisizleştirmek amacıyla kurduğu sıkı denetim sistemine aslında bağlılık duyuyordu. Sezer dönemi bunun kanıtı. Fakat gelgelelim, halkın tercihini kelepçelemeyi amaçlayan cumhurbaşkanlığı halkın tercihini yücelten siyasetin eline geçince bu kez “devletin başı cumhurbaşkanı”nı müdafadan vaçgeçip iki icra erkinin yerinde kalarak gücün bölünmesi gibi bir can simidine yapıştılar.

Erdoğan’lı dönemde karşıtlar için artık cumhurbaşkanlığı değil, başbakanlık denetim odağı. Davutoğlu’nda bu yönde ışık görüyorlardı. Onun namına koparılan vaveylanın sebebi de bu zaten.

Muhaliflerin, Erdoğan’a karşı çıkacağım derken devlette iki tane icra başı olmasını veya başbakanlık makamını adeta kutsaması akıl ve izanla izah edilebilir mi? Bir tane dürüst muhalif de çıkıp “devlette iki icra başının kutsiyeti yok, biri kaldırılabilir, ama Erdoğan’a karşı olduğumuz için yerinde kalmasını istiyoruz” itirafında bulunmuyor.

Karşıtlar, gerçek bu olmadığı halde AKP’nin Erdoğan’dan ayrı, kopuk, bambaşka bir fenomen olduğu gerçeğine inandırıyor kendini. Yahut inanmıyor da böyle kabul edilmesini sağlarsa aksi her tezahürün gayri meşru kabul edileceğini umuyor. Pek kusursuz bir plan değil kuşkusuz. Aceleci ve amatörce. AKP’lilere Erdoğan’ı niye lider kabul ettiği ve Davutoğlu’nu genel başkanlıktan neden indirdiğinin hesabını soran karşıta şuurlu denir mi? Muhalifin “Erdoğan lider kabul edilemez” mücadelesi vermesine siyaset denir mi peki? Halbuki Erdoğan’ın kendi siyasi muhitinde ne görüldüğünden karşıta ne? Onun yapması gereken, karşısına güçlü lider çıkarıp Erdoğan’ı sandıkta yenmek, öyle değil mi?

Muhaliflerin, siyasi rekabeti “toplumsal liderlik” zemininde yapmama, başka bir zemin kurma çabası içinde olduğu tuhaf bir ülkeyiz. Hatta “toplumsal liderlik” çağdışı gösterilip milletin ürettiği egemenliğin devlet katmanında un ufak edildiği idarî modele ileri uygarlık liyakati bile yakıştırılabiliyor. Muhalifler kendi aralarından güçlü bir toplumsal lider çıkaramayınca Erdoğan’ın da lider kabul edilmemesi için uğraşıyor. Ama bu siyasi mücadele sayılmaz, hile hurdaya girer.

MHP konu olduğunda yaşanan kurultay macerası Bahçeli’ye darbe olmuyor da, AKP’de yaşanan süreç Davutoğlu’na niye darbe mesela? AKP’nin MKYK’si Davutoğlu’nu artık istemediği, yeni bir genel başkan için kongreye gittiği ve orada da yeni bir başkan seçtiğinde bu niye darbe sayılıyor? Darbe sayılmasının tek sebebi bu değişimi Erdoğan’ın istemesi mi? Erdoğan AKP’nin yöneticilerini bir yere kapatıp başlarına silah dayayarak cebir altında mı karar aldırdı? AKP’nin kurucusunun talebini geri çevirebilirlerdi. AKP yönetimi Erdoğan’ın isteğini geri çevirip Davutoğlu’yla yola devam etseydi lider bu durumda ne yapabilirdi? İktidar partisinin veya başbakanlığın kapısına tank mı dayandı? İsteği geri çevirmedilerse Erdoğan’ı tartışmasız lider ve önder kabul ettiklerinden. Yahut partinin aldığı oyun asıl kahramanı olarak onu gördüklerinden. İşin içine gönüllü kabul girdiğinde darbeden bahsedildiği nerede görülmüş? Davutoğlu, partisinin %50 oyunu kendisinin aldığına inansaydı onu istifa ettirmeye kimin gücü yeterdi? Ayrılmak zorunda kaldığını sitem ve şikayetle o kadar çok kere tekrarladığı halde parti içinde yaprak kımıldamaması meselenin hakikatini ortaya sermiyor mu?

Saray’a eski Türkçe “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (zıllullah fi’l-arz)” tablosu asan Erdoğan, lider rejimi kurup “milli şef”e nazire “milli reis” olmak istediği kuşkusuna kendisi yolaçıyor. Bu doğru. “Milli şef” üzerine politik edebiyat döktürmekten bitap düşmüş iktidarperest muhafazakarın “milli reis”le koşulan bonapartizme iştahı da aşikar. Lakin bunlar en çok siyasi değerlendirme ve öngörü konusu olabilir. Siyasi değerlendirmeyi toplumsal liderlik (başkanlık) sisteminin hukuki varlığını reddetmeye temel yapmak, başka herhangi bir formel(ite) tezahürü de inkar etmeyi makul gösterecek irrasyonel mecranın hakimiyetine kapı açar. Bu durumda hiçbir somut hal ve koşula bakmaksızın soyutlama evreninde süzülmeye başlarız ki bir ülke ve toplum bu evrende yönetilmez. Koskoca toplumu, öznel ve soyut varsayımlar etrafında nasıl biraraya getirebiliriz?

Belki de Türkiye kendine özgü tarihsel determinizm viyadüğünde yolalıyor: Çanakkale’den Lozan’a, oradan milli şefliğe ve nihayet demokrasiye varıldığını düşünürsek, Suriye krizinden bölgesel barışa, oradan milli reisliğe ve nihayet demokrasiye ulaşacak olabiliriz.

Published inYAZILAR

Be First to Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir